‘FETÖcülük Gerekirse, Onu da AKP Yapar!’

FETÖ davaları içinden çıkılmaz bir hal aldı. Yargıçlar olaylar yumağını çözemezken, kararlar da kamuoyunda ciddi soru işaretleri yaratıyor.

Soru işaretlerini gündeme getirenler hiç de haksız değiller, düne kadar, kahraman bilinenler FETÖ cünün en halis haini, düne kadar FETÖ darbesinin başarıya ulaşması halinde gözde sıkıyönetim komutanı olacağı iddia edilenler kumpas mağduru çıkıyorlar!

Son olarak da,” Yurtta Sulh Konseyi”nden Mehmet Partigöç’ün düzenlediği, önemli görevlere getirilecek kişiler listesinde adları bulunduğu için, tutuklu olan Tümgeneral Adnan Arslan,Tümamiral Ercan İnceoğlu, Tümgeneral Mustafa İlter, Korgeneral Erdal Öztürk, Korgeneral Abdullah Barutçu, Tümgeneral Celalettin Çoban ve daha 12 kişi, listenin bir kumpas ürünü olduğunun ortaya çıkması üzerine delil yetersizliğinden serbest bırakıldılar.

***

Garip bir durum çarşambanın hainleri perşembenin kahramanları haline gelince, artık perşembenin gelişi çarşambadan da belli olmaz oldu.

Yargının bir zamanlarki anlı şanlı hakim ve savcıları da, daha sonra FETÖ kumpasçılığından soruşturulup, kovuşturulunca insan kime ve neye inanacağını şaşırır hale geliyor.

Bu her şeyi kaybettiği anda, kuşkunun tohumunu herkeste filizlendiren FETÖ’nün başarısıdır.

Tam artık kimse hiç bir şeye şaşırmaz oldu derken yine de şaşılası bir olayla karşılaşıverdik.

FETÖ’nün akademik yapılanmasından İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanmakta olan Fatih Gürsul hakkında verilen mahkumiyet kararında gerekçede açıklandığı üzere “ sanığın ana muhalefet partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin Genel Başkanı’nın Başdanışmanı olarak görev yapmış bulunduğu konumunun örgüte sağlayabileceği yarar ve sanığın bu kapsamdaki etkinlik imkanı temel cezada artırım yapılmasında dikkate alınmış”.

AKP’nin çok etkin noktalarında görev yapmış olan bir çok FETÖ cü, kıllarına bile dokunulmadan ellerini kollarını sallayarak gezerlerken, bir bakıyorsunuz ki, bir başka FETÖ cünün, CHP Genel Başkanının danışmanı olduğu için cezasında artırıma gidiliyor.

Bir zamanlar kendini iktidarla çok özdeşleştiren Tek Parti döneminin Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’a atfen anlatılan çok çarpıcı bir öykü vardı.

Rivayet olunur ki, Nevzat Tandoğan bir solcu aydını şöyle paylamış.

  • Hem size ne oluyor ulan! Memlekete komünizm gerekirse onu da biz yaparız!
    Durum onu hatırlatıyor.

Şimdi de eski CHP’li Fatih Gürsul’a aynı Tandoğan mantığıyla sesleniliyor:

Hem size ne oluyor ulan memlekete FETÖ cülük gerekirse onu da AKP yapar!

***

Onat Kutlar’a sesleniş

Onat Kutlar’ı yitirişimizin 23. yıldönümü. Bu vesileyle Onat’a bir kez daha seslenmek istedim:

Sevgili Onat,

Bugün sen kültürel değerlerine katkılarda bulunduğun sevgili kentler’in Gaziantep ve İstanbul’u bütün diğer sevdiklerinle birlikte ardında bırakarak aramızdan ayrılalı tam 23 yıl oldu.Bu süre içinde sık sık, senin ham ervah göçüyle kültürel havası kirlenen İstanbul’a biraz nefes alsın diye Gaziantep’in armağanı olduğunu düşündüm ve dile getirmeye çalıştım.

Buraları soracak olursan Onat,sen gideli beri memlekette iyiye giden bir şey olmadı. Baskı ve zulüm yine eskisi gibi, hatta eskisinden de beter, artarak sürüyor. Neyse, bir çok ülke benzeri günleri yaşadı, yaşıyor, yaşayacak da. Onlar gibi bizler de “bu da geçer yahu” diye teselli bulmaya çalışıyoruz.

Senin Gaziantepli ve de İstanbullu hemşehrilerin güç günleri, daha önce yaşadılar, kentleri yirminci yüzyılın başlarında işgal edildi. Ama, onlar dişlerini sıktılar, direndiler, sonunda işgal kuvvetleri çekildi, kentler sahiplerine kaldılar ve zengiliklerini artırarak yaşamı sürdürdüler.

Ama korkarım ki, bu kez öyle olmayacak gibi.

Bu kez kentlerimizi çaldılar, yok ettiler.

Bu kez her iki kentimizi de işgal edip yağmalayan işgalciler gittiklerinde geriye bir şey kalmayacak.

Evet kentlerimizi çaldılar, yok ettiler, şimdi sıra geçmişimiz ve belleğimizde.

Cüppeli Kontrgerilla

Her şey ile birlikte Türkiye de kendine göre değişiyor.

Türkiye’de değişimin bugünkü adı Fatih Kaya.

Fatih Kaya Halk Özel Hareketi’nin (HÖH) Genel Başkanı. Hareket 15 temmuz 2016 darbe girişiminin ertesi günü ilk çadırını Trabzon’da kurmuş. 30 kasım 2016 da dernekleşen oluşum kısa sürede 7 binin üzerinde üyeye ulaşmış, 22 ilde şube açmış.

Kamu görevlisi olan ve izin alarak Suriye’ye geçip orada Türkmenler’e silah elde yardım ettiğini söyleyen Fatih Kaya HÖH’nin amacının kendilerine her ihtiyaç duyulduğunda, darbeye karşı millete yadım etmeye hazır olmak olduğunu söylüyor. “Gezi benzeri olaylarda sokağa çıkmayız, devletin askeri- polisi var,”diyen Fatih Kaya ekliyor:

-15 temmuz gibi, devletin EMİRİ MÜMİNİ talimat vermediği sürece sokağa çıkmayız.

Fatih Kaya’nın HÖH’ün amaçlarını açıklamasıyla 696 sayılı KHK’daki ifadeler ne kadar örtüşüyor değil mi?

***

HÖH ilgili soru işaretleri var:

Fatih Bey HÖH’ün silahsız olduğunu söylüyor.

Ama ihtiyaç duyulduğunda darbeye karşı sokağa inerek millete yardım etmek amacına silahsız nasıl hizmet
edilebilir?

EMİRİ MÜMİN talimat vermedikçe, hareket etmeyeceklerini söylüyor Fatih Kaya.

Bu Emiri Mümin denen kişi veya kişiler kimlerdir, Emiri Mümin seçimle mi, olunur atamayla mı? Seçimle ise Emiri
Mümin’i ya da Müminleri kimler seçer veya atarlar?

Emiri Mümin nasıl bir kurumdur?

İhtiyaç duyulduğunda darbeye karşı millete yardım etme amacında olan HÖH’e sızmalar nasıl engellenir? Darbeciler HÖH’e sızarlarsa, kuruluşun istemeden de olsa, sokağa indiğinde darbenin amaçlarına hizmet etme tehlikesi yok
mudur? Ya da Emiri Mümin”lik makamı darbecilerin eline geçerse ne olur?

Ve nihayet, bir aşiret devletinde yer alması çok doğal olan HÖH ve benzeri kuruluşları bir hukuk devletinde nereye
yerleştirebilmek mümkün olacak?

696 sayılı KHK ile ilgili kaygıların ne kadar ciddi ve gerçekçi olduğu HÖH oluşumu ve Genel Başkanı Fatih Kaya’nın
açıkmalarıyla ortaya çıkmıştır.

Ortada HÖH ile ilgili yanıtlanmayan bir sürü soru, kesin olmayan bir çok şey var. Kesin olan tek şey ise Türkiye’nin de değiştiğidir. Geçmişte, suikastların, cinayetlerin ,darbelerin iç çatışmaların, katliamların ardında parmağı olan eski
Özel Harp Dairesi veya Seferberlik Tetkik Kurulu’nun, başka deyişle üniformalı kontrgerillanın yerini artık cüppeli HÖH almıştır, tıpkı üniformalı vesayetin yerini cüppeli vesayetin almış olması gibi…

***

Silivri’ye mektup,

Cumhuriyet okuru olsun, olmasın, özgürlük ve demokrasiden yana olan herkesin 2017 nin bu son gününde bütün yılı hapiste geçirmiş olan gazetemiz mensubu arkadaşlarımız Akın Atalay, Murat Sabuncu ve Ahmet Şık’ı düşündüklerine eminim.

Ben de 2017 bu son gününde onlara seslenmek istiyorum:

Dostlar,

Silivri’ mapushanesindeki özgürlük nöbetiniz bir yılı aştı. Bu nöbeti hepimiz adına onurla sürdürdüğünüzün bilincinciyle sizleri anıyoruz hep.

Şair dostum Ahmet Kadri Ergin’in yeni yıl vesilesiyle gönderdiği “Ne yapayım” adlı şiirini okurken yine sizleri anımsadım.Hep beraber Kaf Dağını aşmak dileğiyle, iletiyorum:

“Ne yapayım

Bir rüyaya yatarım
şeytanlar bir yanda
zorbalar bir yanda
gizlidir mührü vururlar hemen
rüyalar da yasak

bir yola çıkarım
yanımda defterlerim kalemlerim
çobanların yıldızların kuşların
eşitliğini özgürlüğünü yazarım
yasaklarlar kitaplarımı
fikirler de yasak

sevdiğimin gözlerini ararım
dönüşlerimde
ne kadar kalabalık olursa olsun
iskeleler duraklar
bütün rüzgarlar yanıma gelir sevinçle
tam sarılacağım
binbir türlü karanlıkla
girerler aramıza
sevdalar da yasak

belirsiz deniz sabahları gibi
yaklaşıyor yeni yıl

ne yapayım diye sordum ustalarıma
zor oldu biraz ama
Kaf dağını aşıverdik hep beraber
her yer umut
her yer özgürlük…”

PKK, PYD, ABD’ye Gerek Yok!

Türkiye Cumhuriyeti yıllarca Dünyanın iki netameli bölgesi , diktaların, darbelerin, komşu savaşlarının, din ve ırk çatışmalarının. ayaklanmaların, iç savaşların birbirini izlediği ,bataklık olarak nitelenen ortadoğu ile 19. yüzyıl sonundaki durumu ile parçalanmışlığı ifade eden “balkanizasyon” deyiminin doğmasına yol açan Balkanlar arasında görece bir istikrar adası olarak kalmayı başarıp, bu iki ateşin birleşmesini önleyerek, bölge ve dünya barışına değerli katkılarda bulunarak ,her şeyin pamuk ipliğine bağlı olduğu bir diyarda kendi varlığını sorunsuz sürdürebilmiştir.

Son yıllarda, bu durumu tehdit eden unsurlar belirmiştir.

Genişletilmiş Ortadoğu’da sınırların değişmesini öngördüğü bizzat Washington yöneticileri tarafından açıkça ilan edilen BOP’u ile ABD, ülke içinde eylemli bir kalkışmayı yaygınlaştırmayı iki kez denemiş, ama TSK tarafından iki kez de başarının eşiğinden döndürülmüş olan PKK ve şu anda Suriye bataklığında ABD’nin askeri alandaki en gözde müttefiki olup, her türlü silah desteği verdiği PKK uzantısı PYD tehdit unsurlarının başta gelenleridir.

***

BOP’un bir alt ürünü olarak dizayn edilmiş olan , başlangıçta BOP’un eşbaşkanlığına talip olacak ve Türkiye’nin bütünlüğüne karşı olan ABD’ni stratejik ortak sanabilecek kadar aymazlık içinde bulunan ve eninde sonunda Türkiye’yi de olumsuz etkilemesi kaçınılmaz ( nitekim etkilemiştir de) Suriye iç savaşında yangına benzinle koşan AKP iktidarı, sonunda ABD – Fethullah ve ABD – PYD ittifakları karşısında aymış ve bölgede görece sağduyulu bir çizgi izlemeye başlamıştır.

İktidarın çeşitli zigzalardan sonra tehlikeyi farketmesi herkes için sevindirici olurdu, eğer, bu tehditlerden daha tehlikelisini bizzat öz politikaları sonunda AKP’nin kendi yaratmamış olsaydı.

Ama ne yazık ki AKP o noktadan çok uzaktaydı.

AKP iç politikadaki biat etmeyen herkesi ötekileştirici gerginlik politikaları, bir aymazlık eğrisinin ifrat tefrit kutupları arasında gidip gelen Kürt politikası ile, sürekli gerginlik pompalar bir tutum içine girmiş bulunmaktadır.

Ötekileştirici, baskıcı, demokrasinin tüm kurumlarını ayaklar altına alıcı politikalar yolunda 15 temmuz bir dönüm noktası oldu.

Her türlü legal prosedürden azade, yargısal denetimden münezzeh KHKlar egemenliği, yani başka deyişle keyfilik saltanatı demek olan OHAL ile gerginleştirici ve çatıştırıcı politikalar daha da artmıştır.

***

Bu dönemde, devletin yasal ve yegane olması gereken silahlı gücü TSK üzerinde FETÖ’nün başlattığı oyunlar bir ara tavsar gibi görünmesine karşın sürdürülürken SADAT ve benzeri özel silahlı kuvvetler girişimleri endişeleri artırmıştı.

Türkiye’de sivil nüfusun silahlanma oranı da kaygıları yoğunlaştıran bir başka husustu.

Son olarak, yüksek yargıçlarla ilgili kadrolar tahsisinin ve, tutuklu ve hükümlülere tek tip elbise giydirilmesi düzenlemelerinin yanı sıra “15 TEMMUZ VE DEVAMI NİTELİĞİNDEKİ olaylara müdahale eden sivillere dokunulmazlık “getiren KHK çok, ama çok vahim tehlikelere yol açabilecek niteliktedir.

Terör örgütüne üye olmamakla birlikte yardım etmek suçlamasına yargıda sıkça rastlanan, yıllarca süren ötekileştirici gerginlik politikaları sonunda paranoyaklaşmış bir toplumda böyle bir düzenlemenin durumdan vazife çıkaracak olan kimileri tarafından, “elindeki silahları hiç korkmadan biat etmeyenlere karşı kullanabilirsin hadi koçum!” şeklinde algılanması tehlikesi söz konusudur.

Böyle bir gelişme iç savaş demektir.

İç savaşın kazanını yoktur, olamaz da.

İç savaştan, “ben güçlüyüm herkese dediğimi kabul ettiririm” diyerek gidenin de yenilerek çıktığı çok görülmüştür.

Bugün vardığımız noktada Türkiye’nin varlığının ve bekasının iç savaş tehdidi altında olması için, PKK’ya da, PYD’ye de, ABD’ ye de, IŞİD’de de gerek kalmamaktadır.

Getirirken İyiydi de Şimdi mi Kötü Oldu?

ABD’de Başkan Trump’ın Güvenlik Danışmanı ve Genel Kurmay Başkanı Herbert Raymon Mc Master,hafta içinde İngiliz meslektaşı Mark Sidwell ile birlikte katıldığı, Washington Policy Excahnge’in düzenlediği toplantıda dünya için en büyük tehditlerden biri olarak gördüğü, terorizmin kaynağı olan radikal islamcı ideolojinin Ortadoğu’daki iki sponsorundan biri olarak Türkiye ve Katar’ı göstermiş.

McMaster Suudi Arabistan’ın yıllar önce , bölgede terorizmi desteklediğini söylerken bu aşamının geçmişte kaldığını ima edip, Riyad’ı akladığı konuşmasında, şimdiki destekçilerin başına Katar ve Türkiye’yi geçirmiş.

Türkiye derken hedef alınan kişinin Erdoğan olduğu da, “sivil toplum üzerinden etkin hale gelerek, gücü tek partinin elinde konsolide ediyorlar, bu üzücü” ifadesiyle belirtilmiş.

Haberi okurken, nereden nereye diye düşünmemek elde değil.

Eski İstanbul Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan, daha iktidara gelmeden, Washington ‘da ayağının altına kırmızı halılar serilirken, “ılımlı İslam” modelinin öncüsü olarak , başka ülkelere de örnek gösterilen, ABD için siyaset dünyasının yükselen yıldızı iken, şimdi teröre destek veren liderlerin ön safında yer almaktadır.

***

Tayyip Erdoğan Ortadoğu liderleri arasında bu yolu yürümek durumunda kalan tek kişi değildir. İran ile sekiz yıl süren savaşı sırasında, ABD’nin maddi manevi her türlü desteğine sahip olan Saddam Hüseyin de saptanan yörüngeden sapınca, terör ihraç eden tehdit haline gelmiş, sonra da bütün Irak’ı yerle bir eden Washington
tarafından öldürülerek saf dışı bırakılmıştı.

Şimdi de benzer bir durum söz konusudur.

Bir zamanlar dünya siyasetinin “gelişmekte olan ülkeler içindeki yıldızı olan Tayyip Bey simgesi olduğu “ılımlı İslam”ın öngördüğü uyumu, kah istemeyerek, kah da dürtülerinin kurbanı olarak, isteyerek, sağlayamamış, çıkan sürtüşmeler de ayrılıkları derinleştirerek, uçuruma dönüştürmüştür.

Tayyip Erdoğan’ın 15 yıllık AKP iktidarı döneminde, sürekli ve ısrarlı biçimde

tırmanan otoriterlik grafiği AB gibi, ABD’nin de “Reis”in kimi zaman ima yoluyla kimi zaman da açık açık diktatör olarak tanımlanmasına yol açmıştır.

Bu arada Washington’un dizaynında ve iktidara tırmanmasına katkıda bulunduğu modeli , artık saf dışı bırakmaya karar vermiş, bunun için düğmeye basmış olduğunu gizlemek gereğini bile duymamaktadır. Rıza Zarrab’ın baş rolünde olduğu New York davasının da bu amaca yönelik olduğundan kimsenin kuşkusu olmasın!

***

Şimdi, ABD’nin yaratmak istediği görüntü şudur:

Türkiye’de gittikçe diktatörleşen Tayyip Erdoğan, aynı zamanda bütün insanlık için tehdit olan rakidal İslamcı terörün de sponsorlarından biridir. ABD demokrasi ve barış adına, ona karşı özgürlükçü muhalefete destek olmaktadır. Burada “özgürlükçü muhalefet”tin neyin ya da kimin kastedildiği hususu net değildir. Şimdiye dek Reis karşıtı ittifakın daha çok Gülencilerle oluşturulduğu görülmektedir.

Durum karşısına nasıl bir tavır almak gerekir?

Önce tanının doğru koyulması gerekir. Türkiye’de demokrasi ve dünyada veya Ortadoğu’da barış Washington’un umurunda değildir. Hatta bu iki konuda en büyük tehdit ABD’nin kendisidir.

Amerika Tayyip Bey’i yeterince uyumlu bulmadığı için değiştirmek istemektedir. Tıpkı Bülent Ecevit’e yaptığı gibi…

Bu gerçeği açıkça görmek gerek.

Ama burada bir başka gerçeği de görmezden gelemeyiz.
ABD ile yeterince uyumlu olmadığı için hedef tahtasına oturtulan her iktidar, illa ülkenin çıkarlarını, bağımsızlığını koruyan anti emperyalist bir konumda olmak durumunda da değildir.

Tabii bu arada, ABD’nin oyununa alet olacak her türlü davranıştan özenli kaçınırken, son günlerin ateşli anti emperyalist kesilen kimilerine de şu soruyu sormamak da elde değil:
- Getirirken, iyiydi de, şimdi götürmeye çalışırken mi kötü oldu?

Lozan’daki Azınlık Dengesi

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Yunanistan gezisi sırasında,Lozan’ın gözden geçirilmesini telaffuz etmesi konuyu Ege’nin iki yakasında da gündeme getirdi. Ege’nin batı yakasında, Türk fobisi , öküz altında buzağı aranmasına yol açarken, Ege’nin doğusunda, Tayyip Bey’in daha önce Lozan konusunda söylemiş olduğu sözler çağrının içeriği konusunda tereddütlere neden oldu.

Pazar günü bu sütunda emekli büyekelçi, değerli diplomat ve tecrübeli siyasetçi eski milletvekili, yazar Dr. Onur Öymen, Cumhurbaşkanı’nın çıkışı hakkındaki görüşlerini ağır başlı üslubuyla tüm yönleriyle irdeleyip, görüşünü dile getirdi.

Onur Öymen konuyu enine boyuna irdeleyen görüşlerini şu özetleme tümcesiyle bitiriyordu:

-Şimdi yapılması gereken Lozan’ın gözden geçirilmesi değil, Yunanistan’ın anlaşmaya uymasını sağlamaktır.

Pazartesi günkü Hürriyet’te Genel Yayın Yönetmeni Fikret Bila, konuyu Atina Anlaşmasını da zikrederek, bir kez daha yazınca tartışmanın bir süre daha devam edeceği anlaşılmış oldu.

***

Lozan Antlaşması’nın Üçüncü bölümde (37- 45. maddeler) düzenlenen “azınlıklar” konusu, son yıllarda Atina ile Ankara arasında sık sık zıt yorumlara neden olmuştur.

Antlaşma metninde hep “Müslüman ve Müslüman olmayan azınlıklar” deyimleri kullanılmış olması nedeniyle, Yunanistan Türkiye’nin Lozan’a dayanarak, “Batı Trakya Türkleri”nden söz etmesine hep karşı çıkmış, “Batı Trakya Türkleri yok, Batı Trakya Müslümanları var” demiştir. Lafzi tefsire göre yapılan bu çıkış, Antlaşmanın gayesine uygun tefsiriyle anlamsız kalmaya mahkumdur.

Lozan’in 37.mddeden başlayan azınlıklar bölümünü okuyunca, hep Türkiye’nin Müslüman olmayan azınlıklara ve Rumlar’a yükümlülüklerinin dile getirildiği görülür.Yalnızca bölümün sonunda 45. maddede şöyle denir:

“İşbu bölüm hükümleriyle Türkiye’nin Müslüman olmayan azınlıkları için tanınan haklar Yunanistan tarafından da kendi topraklarında bulunan Müslüman azınlığa tanınmıştır”.

Lozan’dan sonra, Türkiye ve Yunistan arasında yapılan mübadelinin ardından, değişimin dışında tutulan Gökçeada ( İmroz) Bozcaada (Tenedos) ve İstanbul’daki Rum nüfusun 180 bin olduğu tahmin ediliyor.

İşte Lozan, iki ülke arasındakimübadelenden sonra kalan azınlıklar konusunda karşılıklı bir dengeyi öngörmektedir.

37 – 44 .maddelerde Bozcaada, Gökçeada ve İstanbul’daki 180 bir Rum’a ve diğer gayrı müslimlere tanınan haklar sıralanmakta, 45. madde de aynı hakların, Yunanistan’daki ( mübadele dışı bırakılmış olan Batı Trakya’da yerleşmiş) Türklere de verilerek, dengenin altını çizmektedir.

1927 yılında mübadele sonrasında, İstanbul, Bozcaada ve Gökçeada’ki Rum nüfus 180 bin olarak hesaplanmaktadır.

Ne var ki, önce 1955, 6 – 7 eylül olayları, DP döneminde Bozcaada’ya yerleştirilen Ticani Pilavoğlu’ aracılığıyla sürdürülen baskılar, 1964 Kıbrıs olayları dolayısıyla uygulanan tehcir ile bu nüfus önce 120, sonra hızla 60 bine düşmüştür.

Bugün Türkiye’deki Rum nüfus 4 bini geçmemektedir.

Görülüyor ki, Lozan’ın kurduğu ve her iki tarafın karşı tarafın azınlıklarının haklarına uymasının bir anlamda güvencesi olan azınlık dengesi bozulmuş, Yunanistan’da Batı Trakya’da, çok güç koşullar altında da olsa varlığını sürdüren Türk azınlığa karşılık Türkiye’de Rum azınlık hemen hemen kalmamıştır.

Böyle bir ortamda, Lozan’ın yeniden gözden geçirilmesi önerisinin Türkiye açısından ne götürüp, ne getireceğini takdirinize bırakırım.

Diplomasi, dikkat ve incelik ister. Söylenecek bir söz kullanılacak bir deyim, dikkatsizce ortaya atılmış bir öneri yarardan çok zarar getirir.

Düşünmeden söylenen bir sözün nelere mal olacağının örneğini Kenan Evren’in, General Rogers’in asker sözüne güvenerek, Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönüş kapısını açan davranışıyla acı bir şekilde gördük.

Bari sivil politikacılarımız, uluslarası konularda bundan böyle daha dikkatli konuşsalar.

Yağma ve Talan “Adaleti!”

Ürettiğinden çok üreyen toplumlar yağma ve talan düzeninde yaşarlar.
Yağma ve talan düzenini sömürü düzeniyle karıştırmamalıdır.

Sömürü düzeninin yaratıcı ve üreticiliğinin çok gerisinde kalan ve bu gidişle onu ve kazanımlarını yakalama ihtimali görünmeyen yağma ve talan düzeninin kıraç topraklarında demokrasi yeşermez, özgürlük ve insan hakları filizleri boy atmaz. Tümüyle aşılamamış yağma ve talan düzeninin örneklerine 21. yüzyılda da rastlanıyor.

94 yıllık Cumhuriyet’in başlangıçtaki büyük hamlelerine karşın, hala eğitimi, yaratıcılığı, üretimi ile sömürü düzenine varamadığı aşikar olan Türkiye, yağma ve talan düzeninin kendine özgü örneklerinden birini oluşturur.

21.yüzyılın kimi diğer yağma ve talan düzenleri gibi, Türk işi yağma ve talan düzeni de, kendine özgü nedenlerle sandık desteği ilkesini kabul etmek zorunda kalmıştır.

Türk işi yağma ve talan düzeninin çağdaş demokrasilerle tek benzerliği meşruiyetini sandık çoğunluğuna dayamaktan henüz hala vazgeçmemiş olmasıdır.

***

Ama benzerlik yalnızca bu noktayla sınırlı kalmıştır. Çağdaş demokrasilerle başka bir ortak nokta yoktur. Tıpkı düzenin temeli gibi…

Yok olmamak için sürekli büyümek ve çevresini yutmak zorunda olan, yaratılan artı değere el koyan sermaye düzeninin düzeyine erişememiş olan yağma ve talan düzeni; üretim eksikliğini, örneklerini Karadeniz’deki HESS olaylarında, büyük kentlerdeki “kentsel dönüşüm” etiketiyle sunulan “rantsal dönüşüm” uygulamalarında, çevre düşmanı enerji ve sanayii yatırımlarında, yine çevre düşmanı tarım pratiklerinde gördüğümüz üzere, sahibi olduğu, havanın , suyun, toprağın, yeşilin doğanın amansızca talanıyla gidermeye çalışır.

Sistemin özü budur.

Sistemde siyasetin rolü, yağma, talan , rüşvet irtikap, baskı düzeninin işlemesini sağlayacak çarkları oluşturmak ve dönmesini denetlemektir.

Sistemde siyaset talan denetim ve dağıtım odağı olan iktidarı oluşturmaya yöneliktir.

Günümüze kadar sarkmış anakronik bir yapı olan talan ve yağma sisteminin, kendine
özgü tarihi nedenlerle sandık çoğunluğuna şimdilik mecbur yapısı, talan ve yağmadan herkesin pay alabileceği beklentisini yaratmasını zorunlu kılar.

Üretilen değerlerin paylaşılmasında,mümkün olduğunca geniş kesimlere insanca yaşama imkanı sağlanmasında, fırsat eşitliği yaratılmasında yaya kalan yağma ve talan sistemi kendi umut kapısı olan “yağma ve talan adaleti “kavramını yaratır ve bu umudu pompalar.

***

Siyasi örgütlenme yoluyla yaşama geçirilen sistemin özü,biat eden her kişinin yağma ve talandan pay alma ihtimalinin canlı tutulmasıdır.
“Rıza’da pişer, günü gelir Zafer gibi bize de düşer” şeklinde özetlenebilecek bu umudun gerçekleşme oranının yüksekliği değil, varlığıdır önemli olan.Tıpkı milli piyango bileti alan sigara tiryakisi bir vatandaşın, büyük ikramiyeyi kazanma olasığının, kansere yakalanma olasığının milyonda biri olduğunu düşünmemesi gibi, önüne atılan kırıntılar ile yetinerek, yağma ve talan düzenine biat eden kişi de, yağlı kuyruktan büyük pay alması ihtimalinin ne kadar olduğunu düşünmez.

Burada en önemli hususlardan biri de topumun mümkün olduğunça geniş kesiminin kural dışı olması, kural dışılıktan nemalanmasıdır. Böylelikle herkesin bozuk düzenden pay aldığı duygusuna kapılması ve kural dışılığı savunmaya soyunması kolaylaşacaktır.
Yağma ve talandan herkesin payına bir şey düşeceği umudunu yaratan “yağma ve talan adaleti”bir illüzyondur (yanılsama).

Düzeni ayakta tutmakta şimdiye dek önemli bir rol oynamış olan bu kavramı iyi anlamak neden toplumların kimi kesimlerinin zaman zaman yolsuzluğa , hırsızlığa ve rüşvete bigane kaldıklarını kavramamızı da kolaylaştıracaktır.

“Affet Bizi Öğretmenim!”

Öğretmen çocuğuyum. Öğretmen annemin eve getirdiği ekmekle büyüdüm.Beş yıldır öncesine kadar 24 kasım öğretmenler günününde anneme giderdim. Beş yıldır annem yok artık.

24 kasımda Başbakan Binali Yıldırım’ın Öğretmenler Günü, davetini yüreğim burkularak izledim. Aynı gün yaptığı konuşmada, ana muhalefet lideri, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, 1. derece 4. kademeye gelmiş bir öğretmenin 3040 lira aylık aldığını bunun da 7056 lira olan yoksulluk sınırının hayli altında olduğunu söylüyor, özel bir yasa ile bunun düzeltilmesini, bu gerçekşene kadar da,Öğretmenler Gününde bir maaş ikramiye verilmesini öneriyordu.Önerinin iktidarca dikkate bile alınmayacağından kuşkunuz olmasın.

Eğitim İş’in cuma günkü Cumhuriyet’in 6. sayfasında yayınlanan araştırmasının ortaya koyduğu gibi, % 75 i, görevden alınma korkusuyla yaşayan öğretmenlerimizin % 36 sı yakınlarından veya arkadaşlarından yardım almak durumunda % 80i gazete alamıyor, her ay bir kitap alabilen öğretmen oranı % 45. (ki bu gelirle o da mucize A.S.)
Öğretmenlerin aylık gelirlerinin yoksulluk sınırını aşabilmesi için iki kattan fazla artaması gerçeği ortadayken, bu konuda örnekleri çoğaltmak gereksiz.

***

Bugün Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz’a göre 80 000 olan öğretmen açığı sendikalara göre 100 000. Bu kadar açık varken 438 183 öğretmen atama bekliyor. Şu anda öğretmen olmak için üniversitelerde okuyanların sayısı ise 654 000. Onlar da mezun olduklarında atama bekleyen işsiz öğretmenler ordusunun saflarına katılacaklar.

%75 inin görevden alınma korkusuyla yaşadığını daha önce belirttiğim, öğretmenler büyük bir baskı altındalar Anti laik baskı güçlerine biat etmeleri istenen öğretmenlerin % 66 sı öğretmenler odasında kendilerini özgürce ifade edemediklerini belirtiyorlar.

OHAL ilanından beri KHK kapsamı içinde, sorgusuz sualsiz işinden atılan öğretmen sayısı 60 532.

Görülüyor ki, öğretmen ekonomik açıdan da, siyasal açıdan da büyük bir baskı altında ve çaresizlik içinde.

Unutmayalım, laik Cumhuriyet’in kökleşmesi, Cumhuriyet’in kuruluşu sırasındaki eksikliklerin giderilmesi konusunda büyük yük, temelleri 3 mart 1924 te Tevhid-i Tedrisat ile atılmış Milli Eğitim ile neferleri öğretmenlere düşmekteydi.

Son yıllarda yoğun biçimde imam hatiplileştirilmeye çalışılan Milli Eğitim ile öğretmenlere yönelik saldırılar da, laik Cumhuriyet düşmanlığından kaynaklanmaktadır.

***

Dilerseniz bir de Osmanlı’nın son yıllarında Milli Eğitim ile öğretmenlere yaklaşım nasılmış,Doğan Avcıoğlu’nun “Türkiye’nin Düzeni”nden bir bakalım:

“Tanzimat’tan beri bütün düşünürler kurtuluşun eğitimde olduğunu söylemişlerdi. Bu nedenle yeni rejim Edirneyi kurtarmak için gerekli bir kaç yüz bin lirayı bulabilmek için kıvrandığı halde eğitim harcamalarını artırmaya büyük önem vermiştir. Eğitim bütçesi 1908 yılında200 bin liradır, 1909 da 600 bin liraya çıkmıştır.1910 yılında bu miktar 940 bin ve 1914 te 1.237.000 liradır…”

Avcıoğlu aynı zamanda asker ihtiycının en üst düzeye çıktığı Dünya Savaşı yıllarında askerlik çağındaki askerlerin bu hizmetten muaf tutulduklarını, halk eğitiminin büyük bir coşkuyla ele alındığını, bu amaçla Talim Terbiye ve Türk Ocakları vb. Bir çok kuruluş oluşturulduğunu, köylüyü aydınlatmak üzere de dernekler kurulduğunu, İzmir’de “Halka Doğru” derneğinin bu yolda çalıştığını anlatır.

Osmanlı’nın son yıllarında toplumsal ibre aydınlanmayı ve cumhuriyeti gösteriyordu.

Öğretmenler, o amaca varılmasını sağlayacak, ögeler olarak görüldüklerinden el üstünde tutuluyorlardı.

Bugün ise yine aynı nedenlerle öğretmenler, siyasi, mesleki, ekonomik baskılar altında inletilmekte, süründürülmektedirler.

Bu durumda bizlere özür dilemek düşüyor:

-Affet bizi Sevgili Öğretmenim, seni de birlikte toplumsal intihar çukurumuza sürüklediğimiz için!

Atatürk Şart Değil, Demokrasiye Uyun Yeter!

AKP’de son dönemde başgösteren Atatürk tutkusunun tartışmaları sürüyor, daha da sürecek gibi görünüyor.

Tartışmalar daha çok girişimin, içtenliği dolayısıyla da inandırıcılığı üzerinde odaklanıyor.

Sorunun can alıcı noktasının o olmadığı kanısındayım.Gerçekten de, davranış ister “bu Atatürk’ü ne yaptıysak bir türlü silemedik, bari kendimize benzetelim!” niyetinden kaynaklansın, isterse AKP’nin 15 yıllık politikalarının seçmenin Atatürk’te simgeleşen laik Cumhuriyet’in önemini kavrayıp bu değerlere sarılma dürtüsünün siyaset sahnesine yansımasının ürünü olsun, sonuçta siyasetçinin içtenliğinden çok daha önemli olan laik Cumhuriyet ile kazanımları ve değerlerinin korunmasında halkın uyanık bekçiliğinin,gecikerek de olsa, iktidarı da etkileyecek dereceye erişmesi olgusunu göstermesi bakımından önemli ve olumlu olduğunu düşünüyorum.

Gerçekten de Atatürk ve laik Cumhuriyet düşmanlığının toplumda oluşturduğu tepkinin bu politikayı yıllarca sürdürmüş olanları bile etkileyecek düzeye gelmiş olması demokrasi açsından sevindiricidir.

***

Demokratik siyaset sahnesinde “düşman” kavramının yeri yoktur.

Düşman kavramı demokrasi sahnesine girdiği andan itibaren, demokrasinin özü olan iktidar ile aynı çizgide olmayanların demokratik hak ve özgürlükleri alanı terk etmek zorunda kalırlar.

İktidarların devletin kurucu felsefesi ve değerlerine düşman olduğu ülkelerde devlet iktidar gibi düşünmeyenlerin üstünde baskı aracına dönüşerek, kendi kendini yemeye başlar.

İktidar politikalarının bu yola girmemesi yolundaki en büyük güvence ise toplumun demokratik bilincidir.

Son gelişmeyi işte bu bilinci göstermesi açsıdan önemli ve olumlu buluyorum.

Ama burada başka bir yanılgıya düşmemek, bütün toplumun tornadan çıkmışcasına biteviye olmasını beklememek gerekir.

Herkesin aynı siyasi görüş ve doğrultuda olduğu bir toplum, içinde demokrasiye yer olmayan, bir ütopyadır.

Demokraside herkes aynı görüşte birleşmez, farklılıkların temel hak ve özgürlüklere saygı çizgisinde barış içinde birarada yaşamasını öngörülür.

Bu durumda toplumumuzda herkesin kemalist olmasını beklemenin gerçekçi de , gerekli de olmayacağı kendiliğinden anlaşılır.

22.04.1983 tarihli 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 4. maddesi şöyle der:

“Siyasi partiler demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdırlar. Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı olarak çalışırlar.”

Doğrusu bu maddeki ifadenin yukarıda dile getirilen amaca uygun ve gerçekçi olduğunu söylemek pek mümkün değil.

Bütün siyasi partilerin Atatürk ilkelerinden biri olan devrimcilik ilkesine bağlı olarak hareket etmesini ve çağdaşlaşmayı hedefleri arasında ön sıraya geçirmesini istemek demokrasiye uygun değildir.

Toplumun içindeki muhafazakar kesimden bu yönde örgütlenmesini ve politika uygulamasını talep etmek ne demokrasiye sığar, ne de hakkaniyete…

***

Zaten bu hüküm gerçekte de bir anlam ifade etmemiş, Erbakan Hoca’nın ve bugüne kadar varan takipçilerinin partilerinin siyaset arenasında yer almaları ve iktidar olmaları engellenememiştir.

Buradaki “Atatürk ilke ve inkılapları deyiminin yerine demokrasinin temel kavram, kurul ve kurulları ibaresinin kullanılması daha doğru olacaktır.

Demokrasilerde kimsenin herkesin kendisi gibi düşünmesini talep hakkı yoktur.

Türkiye’de Kemalistlerin herkesten Atatürkçü olmalarını talep haklar olamaz, yoktur da…

Biz de, AKP’den ve önderinden Atatürkçü olmalarını değil, sadece demokrasinin temel kurum ve kullarına saygı göstererek, laik Cumhuriyet de dahil, hiç bir kuruma düşmanlık beslememelerini, kışkırtmamalarını talep ediyoruz.

Hepsi bu!

O da OHAL, bu da OHAL

Fransa’da dün yani 1 kasım 2017 den itibaren, 13 kasım 2015 de 130 kişinin ölümüyle sonuçlanan Paris’teki terör eylemlerinin ardından ilan edilen Olağanüstü hal (OHAL) sona erdi.

Fransa’da OHAL uygulamasının olması, 15 temmuz 2016 olaylarının ardından OHAL ilan eden AKP’nin bu alandaki kendi icraatını savunmak için sarıldığı bir savdı. Şimdi ondan mahrum kaldı.

Aslında Fransa’daki OHAL uygulaması, AKP’yi değil, onun baskı politikasını eleştirenleri haklı çıkarıyordu, ama hazretler bir laf ederken, sözlerinin tutarlı olmasına özen göstermeye gerek duymazlar ki.

Örnek mi istiyorsunuz?

Alın size Bekir Bozdağ!

Hükümet Sözcüsü Bekir Bozdağ, Sayın Cumhurbaşkanı’na “faşist diktatör” diyerek ayıp eden, CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Bülent Tezcan’a “eğer faşist diktatör olsaydı, öyle konuşamazdın” yanıtını verirken, Ankara Cumhuriyet Savcısı, Tezcan hakkında soruşturma açmıştı bile.

Söylediği lafın nereye varacağını düşünmeden konuşanBozdağ’ın yanıtına itibar ederseniz, Ankara Cumhuriyet Savcısının da Bülent Tezcan’ı doğruladığı sonucuna varırsınız.

Aynı şekilde, Fransa’daki OHAL uygulamalarını AKP’nin OHAL uygulamalarıyla kıyaslarsanız, bugünkü iktidarın değil, onu eleştirenlerin haklı çıktığını görürsünüz.

***

Fransa’da da, Türkiye’de de, yakın tehlike durumunda başvurulan bir tedbir olan OHAL uygulamalarına kimi başka demokratik ülkelerde de rastlandığı doğrudur. Ama, şimdiye dek hiç bir demokraside, AKP’nin onbeşinci ayını dolduran OHAL uygulamasına benzer dehşet verici bir duruma rastlanmamıştır.

Eğer Fransa’daki O hal , OHAL ise Türkiye’deki bu hal nedir?

Fransa’da iki yıllık OHAL uygulaması süresince, bir kez o da, Senato’dan geçmeyen Çalışma Yasası ile igili bir KHK kabul edilmiştir. Onun dışında OHAL ile ilgili 49­ 3 tabir edilen KHK getirilmemiştir.

Kaldı ki, Yargı’nın gerçekten bağımsız olduğu Fransa’da KHKlar da , diğer OHAL uygulamaları da, Yargı denetimindedir.

Türkiye’de ise çıkarılan KHK’nın gerçekten OHAL’in ilanına neden olan durum ile ilgili olup olmadığını denetleme yetkisine sahip olduğu yolundaki önceki içtihadından geri adım atan Anayasa Mahkemesi’nin son kararı ile, KHK lar üzerinde herhangi bir yargı yetkisi bulunmamaktadır.

Fransa’da adrese baskınlar, aramalar, güvenlik bölgesi ilan etme, ev hapsi,nefret, şiddet
terör eylemlerini teşvik gibi davranışlar üzerine ibadet yeri kapatılması gibi imkanlar veren iki yıllık OHAL uygulaması sırasında, 4 bin 400 ev araması yapılmış, 62 kişi geçici olarak ev hapsine bağlanmış, 48 kişiye belirli bir bölgeye giriş yasağı getirilmiş ve, şiddet nefret ve terör propagandası yapıldığı teppit edilen 61 cami kapatılmış.

İki yıllık OHAL uygulamasının Fransa’daki bilançosu iste bu.

1 kasım itibarı ile kaldıralan OHAL uygulamasındaki bu yetkiler yeni çıkarılen ve 2020 yılında otamatik sona erecek olan yeni Terör ile Mücadele Yasasına konurken, havalanları ve limanların çivresinde polise otomatik kimlik kontrolu ve üst araması yetkisi tanınan alanın çapı da hükümetin istediği bölgenin çapı da 20 kmden 10 kmeye indirilmiş parlemonta tarafından.

***

Peki, bizde herhangi bir yargı denetimine tabii olmayan, yargıyı ve yasamaya tümüyle devre dışı bırakan OHAL’in bir yıllık uygulamasının bilançosu ne ? Kısaca göz atalım:

Bu bir yıl süresince 124 bin kamu görevlisi ihraç edilmiş,7 bin 200 subay ve ast subay ordudan atılmış, 60 bin 532 öğretmen uzaklaştırılmış, 4 bin 93 öğretim üyesi ve görevlisi üniversiteden çıkarılmış,4 bin 238 hakim ve savcı ihraç edilmiş ve bu süre içinde Türkiye hapishanelerinde en fazla gazeteci bulunduran ülke şampiyonluğunu da ele geçirmiş.

Bütün bunlar olurken, yargı tümüyle devre dışı kalmış.

İşte iki ülkenin OHAL uygulamasındaki farklar.

Bu iki OHAL’den biri “Oha!”yı hakkediyor, ama acaba hangisi?

Zorbanın İslamı

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın İstanbul’da toplanan Medeniyetler Şûrası’ nda, ABD’yi kastederek, “kusura bakmasınlar ama, ben bu ülkeye medeni demem” dediği gün, antikapitalist İslam akımının önde gelen kişilerinden yazar İhsan Eliaçık, Kayseri Kitap Fuarı’nın yapıldığı Dünya Ticaret Merkezi’nin girişinde, kentin belediye başkanının kışkırttığı, yönlendirdiği iddia edilen kişilerin tekme, sille tokat saldırısına uğruyor ve meydan dayağından, hatta linçten polisin müdahalesiyle zor kurtularak, Türkiye’nin ne kadar uygar ve çağdaş olduğunu da bir kez daha dünya âleme gösteriyordu.

Kayseri’nin AKP’li Belediye Başkanı Mustafa Çelik, Kayseri Kitap Fuarı çerçevesinde İhsan Eliaçık’ın, yayınevinin düzenlediği söyleşisini de iptal etmiş ve kendisine de etkinliğe gelmemesini söylemişti. Ama, ünlü İslamcı yazar, belediye başkanının tehditlerine karşın, doğduğu kent olan Kayseri’ye gitmiş, fuar binasına girmeye çalışırken saldırıya uğramıştır.

***

Dünya Ticaret Merkezi önündeki polislerin olaya müdahaleleri ve yazarı korumaları üzerine olayın daha da büyümesi, Eliaçık’ın dayak yemesi, hatta linç edilmesi önlenmişse de saldırganların emellerini gerçekleştirmeleri ve Eliaçık’ın fuara girişi polisin kararı ile sağlanmıştır.

“Antikapitalist İslam”ın ülkemizdeki önde gelen kişilerinden olan İhsan Eliaçık’a saldıranların “dinsiz, ateist” gibi sıfatlar kullanmaları olayın taraflar arasında inanç farklılaşmasından doğduğunu kanıtlamaktadır.

Gezi olayları sırasında, Tayyip Erdoğan’ı eleştirirken kullandığı dil yüzünden, zamanın başbakanı tarafından mahkemeye verilen, AKP’nin “aptestli kapitalizm” uygulamasına sert saldırılarda bulunan, bu çevrelerce “Gezi İmamı” olarak nitelenen ve cemaatlere aşina olanlarca “tabu yıkan” kişi olarak anılan İhsan Eliaçık, kendini inançlarına içtenlikle bağlı, itikadının gereklerini yerine getiren bir mümin olarak görüyor ve ilan ediyor.

Değil yalnız laik ülkelerde, İslam inancında da kimsenin inancının içtenliğini ve derecesini sorgulayıp yargılamak kimsenin haddi olmadığına göre, hiç kimse Eliaçık’ın Müslümanlığını yadsımaya cüret edemez.

Ama Kitap Fuarı’nın girişinde yazara saldıranlar bunu yapmaktan çekinmiyorlar.

Dikkat buyurunuz! Saldıranlar Müslüman ve saldırıları İslam adına yapıyor, ama aynı zamanda saldırıya uğrayan da Müslüman ve saldırıya uğramasının nedeni de yine İslam.

Bunu biz söylemiyoruz, Eliaçık’a “ateist, dinsiz, Kayseri’nin utancı” diye saldıranların bizzat kendileri söylüyorlar.

***

Demek ki, 2017 Türkiyesi’nde saldırılara maruz kalmamak için Müslüman olmak da yetmiyor, ama aynı zamanda, gücü elinde bulundurduğu için her şeye kadir olduğunu düşünenin istediği, onaylayacağı türden Müslüman olmak gerekiyor.

Kimliklerin ve inançların getirilip, politikanın göbeğine oturtulduğu bir ülkede onaylanmış, güce biat etmiş AKP yanlısı Müslüman olmazsan, Müslümanlık da, kişiyi dinci saldırıdan masun kılmıyor.

Kayseri’de mazlumun İslamı ile “benim gibi düşüneceksin, biat edeceksin!” diye dayatan zorbanın İslamını karşı karşıya getiren bu olay laikliğin, mutekit, içten Müslümanlar da dahil, herkes için gerekli olduğunu kanıtlayan çarpıcı bir örnektir.

Resmen kâğıt üzerinde hâlâ “laik!” ama fiilen “zorbanın İslamı”nın dayatmacısı rejimin polisinin ise, demokrasilerde olması gerektiği gibi, yazara müdahaleyi bertaraf ederek, fuara girişin önündeki engelleri kaldırmak yerine, saldırganların amaçladıklarını gerçekleştirerek, girişi yasaklamasının şaşılacak bir yönü yok.

Rejim Zorba’nın İslamı olunca, güvenlik güçleri de o yönde hareket edecek ve zorbanın karşısına mazlumun İslamı dahil kim çıkarsa çıksın, ezip geçecektir.

Evet bir kez daha hatırlatalım:

Laiklik herkese lazım.