Macron: Biz Ayrı Gezegenlerdeniz!

Fransa ve Türkiye devlet başkanlarının basın toplantısını izlerken, “Hey gidi hey!” diye düşünmeden edemedim…

Gözümün önüne 2000’lerin başında Avrupalı liderlerce pohpohlanan, el üstünde tutulan ve Brüksel dönüşünde ülkede “Avrupa fatihi” çığlıklarıyla karşılanan Erdoğan geldi…

Aradan geçen 15 yılda Fransa’da “4” (yazıyla “dört”) başkan değişmişti:

Chirac’ı Sarkozy, Sarkozy’yi Hollande, Hollande’ı yeni 40 yaşına basan Macron izledi.

Haliyle kuşak değişti. Lafı eğmeden konuşmayı ifade eden “politcally correct/siyaseten münasip” tarzına taviz vermeyen yeni, genç kuşağın temsilcisi Macron, dünya önünde “Elyssee kürsüsü”nden “Usta”ya bu defa ders verdi:

“Demokrasiler terörle tabii mücadele edeceklerdi ama hukuk devletine saygılı olmalıydılar”… Bir “İfade özgürlüğü (alakart/seçmeli değil!) bölünmez, tam bir bütündü. Hukuk devleti birebir buydu.” Varan iki.

“Fikirler şiddet çağrısı yapmıyorsa, yalnız fikirdi. Dolayısıyla özgürce ifade edilebilmeliydiler.” Varan üç.

“Devletlerin meşruiyeti yurttaşların (ifade edilen) haklarının korunmasından geçerdi.” Varan dört.

“Türkiye-AB konusunda ikiyüzlük bırakılmalıydı. Özellikle son (OHAL’leşme) sürecinden sonra AB’de artık yeni başlık açmak söz konusu değildi. Hedef, Türkiye’yi (tümden yitirmemek için) onu Avrupa insan hakları konvasiyonunda tutmak ve yakın işbirliği kurmak olmalıydı.” Varan beş.

Roma mitolojisindeki “tanrıların efendisi”, “Jüpiter” lakabıyla bilinen Macron, uluslararası bir basın toplantısında böyle kapalı kapılar ardında söylenecek ne varsa tane tane faş etti.

Terörün bahçıvanları…

“Jüpiter”in bu “Biz ayrı gezegenlerin tanrılarıyız!” efelenmesine Reis cepheden yanıt vermedi. Yerine çapraz bir hamleyle soru soran bir gazeteciyi “Terör ve teröristin bahçıvanları vardır” diye fırçaladı: “Bu bahçıvanlar düşünce adamı diye bakılanlardır. Gazetelerinin köşelerinden orayı sularlar.”
Bundan açık bir “ayrı gezegenlerdeniz” manifestosu olabilir mi? Bu ne perhiz ne lahana turşusu diyebilirsiniz… İnsan evine davet ettiği bir misafire böyle bir protokolü layık görür mü?

Orada durmak gerekiyor. Davet acaba Elyssee’den mi geldi? Yoksa Türkiye tarafından mı zorlandı? Fransız basınında da sorgulanan bu soruya somut yanıt yok.

Dünya medyası önünde T.C. devleti başkanına demokrasi dersi vermekten kaçınmayan “Elyssee Sarayı”, bu basit soruyu şeffafça yanıtlamaktan kaçınıyor ve “no comment”le geçiştiriyor. Ama Çizme’nin Ortadoğu uzmanlarından gazeteci Alberto Negri -misal- davetin Ankara’nın iteklemesi ile gerçekleştiğini ima ediyor. Tanınmış gazeteci, buna dayanak olarak RTE’nin aylar öncesinde bir İtalyan çokuluslu şirketin CEO’suna bizzat otoriter bir tonda yaptığı “Bana Avrupa ile kanal aç!” telefonunu aktarıyor…

Neden?

Çünkü Türkiye uluslararası arenada artık yapayalnız. Ankara’nın yalnızlığı bu ziyarette, düşünce özgürlüğü ve insan hakları ihlalleriyle birlikte en çok konuşulan konulardan biri oldu.

Türkiye’nin Avrupa kapısını tekrar “ilişkilerin nispeten en az kötü olduğu Paris aracılığıyla açmaya çalıştığı” ve Macron’un bir “anahtar rolü” oynadığı vurgulandı…

Uluslararası yalnızlık

Almanlarla referandum dönemindeki yaşanan talihsiz “Nazi” atışmalarından sonra Berlin’le bu şansın kalmadığı, Paris’in önemli bir AB başkenti olarak biricik alternatif kaldığı belirtildi. Erdoğan’ın demokratik göstergelerin baş aşağı gittiği 2016 yazından beri Avrupa’da sade Varşova ve (bol atışmalı) Atina’da kabul edildiğinin altı çizildi.

Erdoğan’ın şimdi bu zamanlama ile Avrupa ile yeniden şansını zorlamak istemesinin nedeni, gerçekte ABD ile ilişkilerin dibe vurması. Zarrab – Hakan davalarıyla Washington’la ilişkilerin dip yapmasının ardından RTE belli ki Batı’yı hepten yitirmek istemiyor. Fransa’da, Huffington Post’ta çıkan çarpıcı bir yorum bunu örneğin söylüyor.

RTE beri yandan acil ve somut bir gereksinim duymasa, Macron’u “one minute” çıkışıyla frenlemez miydi? Oysa ki Jüpiter-Macron yerine, Elyssee’de şimşekleri çeken yalnız gazeteciler oldu…

Neden?

Burnundan kıl aldırmayan “asrın liderimiz” niye böyle netameli bir geziyi göze aldı? Sorulması gereken soru bu.

Ankara bunca mı çaresiz?

2018’e ‘Derviş’ Gibi Giriyoruz

Yeni yıla girerken yapılan tüm büyük plan, programlardan hep kaçınmışımdır.

Beyaz sayfa heyecanıyla girişilip yarım bırakılan projelerden kaygı duyarım. Ancak antenleri her daim açık, süper enerjik dostum sevgili Zeynep Alemdar’ın önceki gün; “Biz de deneyelim mi? Ne dersin” notu beraberinde yolladığı bir New York Times (NYT) yazısı aklımı çeldi.

“Alışverişsiz yılım/My year of no shopping” başlıklı yazı, bir yıla yayılan kapsamlı bir tüketim orucunu anlatmaktaydı.

NYT yazarı tüm bir yıl boyunca, her türlü üst-baş, takı, giysi alışverişini kesmiş. Şampuan dışındaki genel geçer parfümeri giderlerini de sıfırlamış. Yazıcı mürekkebi, pil vs. gereksinimi haricinde elektronik tüketimini yok etmiş.

Yazar alışverişsiz geçen yılını; “Hayatım ne ferahladı, he ferahladı… Bilemezsiniz” diye ballandıra ballandıra anlatıyor.

“Her şeyden önce zaman kazanıyorsnuz” diyor. Alışveriş faslına son verdikten sonra, evde aslında ne kadar fazla şeyi olduğunu fark ettiğini anlatıyor.

“Zor olan gerçekte alışveriş yapmamak değil. Zor olan satın almayı kestiğinizde ne kadar çok fuzuli fazlalık ve dağınıklıkla yaşadığınızı keşfetmek oluyor” diyerek ekliyor: “Misal dudak nemlendiricim bittiğinde, çekmecelerim ve paltolarımın ceplerinde fazladan 5 nemlendirici buldum. Banyoda lavabonun altını araştırdığımda 3 yıl boyunca asla sabun, losyon, diş ipi almadan yaşayabileceğimi anladım. Alıp da hoşuma gitmeyen tüm yüz kremlerini ve bilumum saç ürünlerini buraya istif etmişim. Bundan böyle onları kullanıyorum. Hiç de fena değiller. Sahip olduklarımla gerekli olanlar arasındaki farkı gördüğümde kendimi hastalıklı hissettim. Bunca şeyi ne zaman biriktirmişim?”

Bu duyguyu galiba artık tanımayan yok. Herkesin evinde sürüyle lüzumsuz fazlalık var ve artık dolaplarda iğneye açacak yer bulunmuyor.

NYT’nin “değerlendirme/opinion” sayfasında yer alan yazıyı okurken, aslında bu “tüketim orucu” arzusunun son yıllarda yayılan bir trende dönüştüğünü fark ettim…
 
Yükselen trend

“Alışverişe paydos” rejiminin daha radikal biçimi aslına bakarsanız “minimalist yaşamcılar” tarafından uygulanıyor.

Yaklaşık son on yıldır rastladığım “blog”lar ve kitaplarda “evinizi her türlü kalabalıktan nasıl temizlersiniz” düsturları anlatılıyor.

“Mimimal yaşamcılar”, “alışverişi kesin” komutunun da ötesine geçip dip köşe tüm birikmiş öteberi, döküntüden arınmayı savunuyor. “Maddi şeylerin baskısında olan zihne ve ruha yer açmak için” bunun gerekli olduğunu iddia ediyorlar.

Kısaca bir çeşit “postmodern dervişliği” savunan bu minimalizmin destekçileri, sade alışveriş fetişizmine değil, eşya ve maddeye olan bağımlılığı kökten azaltmayı amaçlıyorlar. Bu yüzden evdeki mevcutları da dağıtarak küçük bir
Japon evinde olduğu gibi minumum eşya ile yaşamayı öneriyorlar. Asıl lüksün “az çoktur” prensibi olduğunu üsteliyorlar…
 
Aşamalı paydos

Hayatı yekten değiştiren aşırı radikal kararlardan fazla haz ettiğimi söyleyemem ama “alışverişe paydos”çuların da “minimalistlerin” de doğrusu yeni, ilham verici mesajlar taşıdıkları açık.

WhatsApp kutuma Zeynep Alemdar’dan “Biz de tatbik edebilir miyiz” notuyla “alışverişsiz yıl” yazısı düştüğünde bu yüzden fazla düşünmeden “evet” dedim. Bir süredir beynimin arkasında konuyu zaten düşündüğümü fark ettim.

Zeynep’le şimdilik aşamalı bir başlangıç yapmayı seçtik.

Alışverişi hayatımızdan önce 2018’in ilk ayında çıkaracağız.

Ucuzlukları -misal- böylece devre dışı bırakmış olacağız.

Şubat başı yeniden bir “durum değerlendirmesi” yaptıktan sonra modern dervişlik yolunda ilerleyip ilerlemeyeceğimize kararlaştıracağız.

2018 için “yeni proje” istiyorsanız işte size hem para, hem de zaman tasarrufu sağlayan yeni bir proje. Birlikte uygulayabileceğiniz bir/birkaç arkadaş bulup da, deneyimlerinizi paylaşırsanız eğlenceli de olabilir.

2018’in ağız tadınızı kaçırmayan, sağlıklı ve huzur dolu bir yıl olması ümidiyle…

Strasbourg’un ‘Mavi Noel’i’

Matbaanın mucidi Gutenberg’in heykelinin bulunduğu Gutenberg Meydanı’na koca bir “mavi ağaç” kondurmuşlar…

Ağacı, elinde gururla “Ve ışık doğdu/ Et la lumiere fut” mesajını teşhir eden Gutenberg’in heykelinin tam önüne yerleştirmişler.

Burası, Strasbourg’un en merkezi meydanı.

Meydanın bir cephesi, kentin bin yıllık katedraline ve katedral etrafında noel süsleriyle bezeli dar sokaklara açılıyor.

Öbür yanı, Strasbourg’un en göz alıcı meydanı olan “Place Keleber”e çıkıyor.

Meydanların her birinde, birbiriyle yarışan noel çarşıları ile ağaçları bulunuyor.

Ama Gutenberg Meydanı’ndaki “mavi ağaç” en tılsımlı olanı…

Etrafa kobalt mavisi bir ışık saçan ağaç, loş bir odadaki romantik gece lambası gibi tüm meydanı aydınlatıyor…

Gizemli ışığın tutsak aldığı meydanın ortasına bu yıl ayrıca küçük bir İzlanda kulübesi koymuşlar. İzlanda, her yıl bir konuk ülkeye ev sahipliği yapan Strasbourg noelinin bu yılki konuğu. Mumları çağrıştıran yalın, zarif, beyaz ışıklar, beyaz mobilyalar ve beyaz kürklerle döşeli ev, bizi alıp kuzeyin uzun kış gecelerine götürüyor. Bu ufak kulübenin yamacına da sırayla İzlanda’nın el yapımı süveterleri, içkileri ve damak tatlarını sunan standlar dizilmiş…

‘Zaman ağacı’nın yıldızları

Strasbourg’a her yıl bu mevsimde Türk film şenliği günleri için gelirim. Strasbourg’un noel çarşısını hiçbir zaman bu yılki denli sakin gezmedim.

Bunun ilk nedeni iklim değişikliği…

Orta Avrupa kara ikliminin tipik örneği olan Strasbourg’da aralık gecelerinde yürüdüğünüzde eliniz ayağınız hemen buz keser. Ama burası da ılımanlaşmış. Katedralin karşısındaki “kafe”lerde, İstanbul kafelerinde olduğu gibi insanlar artık rahatlıkla kaldırımda oturup biralarını yudumluyorlar.

Terör korkusunun yarattığı tenhalık da etrafı ayrıca kolay gezebilmeyi mümkün kılıyor.

Birkaç yıl öncesine dek sokakları adam almazdı.

Strasbourg’un tarihi merkezindeki dar yollarda, iş çıkışında metrobüse biner gibi yoğun bir kalabalık içinde dirsek
dirseğe yol alır, çoğu kez yörenizdeki başlardan renkli noel tezgâhlarını göremezdiniz…

Bu defa böyle bir durum yok.

Nice ve Berlin noel pazarı saldırıları sonrasında, Strasbourg’da güvenlik maksimuma çıkarılmış. Her köşeden bu masal atmosferi ile hiç ilgisi olmayan, dişlerine dek silahlı üniformalı askerler çıkıyor.

Kent merkezine motorlu taşıtların girmesi bu meyanda, araç saldırılarını önlemek için engellenmiş. Neredeyse bir dağ köyü sükuneti içinde bu yüzden istediğiniz yerde istediğinizce sıcak şarabınızı ve sıcak çikolatanızı içiyorsunuz.

Bir sokak çalgıcısının “Anonimo Veneziano” notaları eşliğinde yavaş yavaş Katedral Meydanı’ndan, şehrin en görkemli noel ağacının bulunduğu “Place Kleber”e doğru yol alıyorum.

Kleber Meydanı’nın ortasında mis gibi toprak ve çam kokan noel ağacının yanına künyesini de iliştirmişler.

Bu yarım asırlık çam, Voj dağlarından getirilmiş.

Ağacın renkli topları arasında iri beyaz yıldızlar göze çarpıyor. Her bir yıldız farklı bir yüzyıla adanmış. Üzerlerinde el yazısıyla, 18., 19., 20. yüzyıl.. yazıyor. Yıllar da değil, bu “zaman ağacı”nın üzerinde anlayacağınız koca koca yüzyıllar kırpılıp kırpılıp yıldız yapılmış.

‘Yapabilirsin’in ışığı

Noel gezim her yılki gibi burada Türk filmleri şenliğine ev sahipliği yapan Odyssèe sinemasında bitiyor.

Bu yıl Odyssèe’de 29.’su yapılan ve “Öteki Taraf”, “Albüm”, “Sen Kiminle Dans Ediyorsun?”, “Aile Arasında”, “Ayla”, “Kırık Kalpler Bankası” filmlerinin yer aldığı şenlikte çarpıcı bir kadın belgeseli de gösteriliyor. İsmi: “Yapabilirsin”…

Tuluhan Tekelioğlu’nun sıcak ve samimi belgeseli “Yapabilirsin”, kendilerini yoktan var eden cesur ve güçlü kadınların öykülerini anlatıyor.

Türkiye’nin ilk kadın F-16 pilotu Berna Şen’den Kars’ın ilk kadın girişimcisi, “Kaz Evi”nin kurucusu Nuran Eryılmaz’a dek her biri ayrı film ve dizi konusu olabilecek kadınların yaşamlarına ayna tutan Tuluhan’ın belgeseli içimizi umutla dolduruyor.

Gutenberg’in “Ve ışık doğdu” müjdesi gibi, Tuluhan’ın belgeseli de Türkiye’nin en olmadık köşelerinden ışığı bulup çıkaran kadınların müjdesini taşıyor.

Bu ışığı söndürmemek hepimizin görevi olmalı.

Trump’ın ‘deli Adam Stratejisi’ Putin’e Yaradı

“Beyaz Saray’ın delisi stratejisi”, Putin’e yaradı.

Önceki iki yazımda ABD Başkanı Trump’ın Washington’da “mad man/deli adam stratejisi” olarak adlandırılan bir hodri meydan yaklaşımıyla Kudüs çıkışını yaptığını anlatmıştım.

Geleneksel diplomasinin tüm ölçülerini ve kodlarını yerle bir eden bu strateji, hasmın bileğini salt dayatmayla bükmeyi ifade ediyor.

Ancak görüldüğü üzere “strateji” ters tepti ve ışık hızıyla Putin’e Ortadoğu’da üstünlük sağladı.

Washington’un Filistinlilere de sözde eşit mesafedeki klasik “Oslo hattını” çiğneyerek Kudüs’ü İsrail’in başkenti tanıma kararı karşısında, Putin yaşamsal bir Ortadoğu gezisine çıktı. Ve gezinin hiçbir durağından da eli boş dönmedi.

Beyaz Saray’ın “deli adam stratejisiyle” bölgede yarattığı boşluk, atik – tetik biçimde Rusların taa Deli Petro zamanından beri besledikleri “Akdeniz’e inme vizyonu” ile böylece doldurulmuş oldu.
 
Sovyet döneminden güçlü

Suriye’de Hmeymim Hava Üssü’nde başlayan turun ilk durağında, son çar Putin, misyonlarını tamamlayan Rus birliklerinin bir bölümünü geri çekmeyi taahhüt ederken, Hmeymim’de kendisine yeni bir “hava üssü” temin etti ve
Tartus üssünün de yenileneceği belirlendi.

Suriye’den sonra Mısır’a geçen Rus devlet başkanı, Mısır’da da keza bu arada yeni bir silah anlaşması yaptı.

Türkiye’de Erdoğan, Suriye’de Esad, Mısır’da Sisi ile bir araya gelen Rus lider; Mısır’da Akdeniz kıyılarında bir nükleer santral yapımı anlaşmasının yanında ayrıca bir Mısır-Rus ortak hava üssü için de gene atağa geçti.
Suriye ve Mısır’daki bu “üs açılımları”, pratikte Rus askeri jetlerine taa Kuzey Afrika semalarından Körfez ülkeleri ve Doğu Akdeniz’e kadar uzanan bir yöredeki gökleri denetleme imkânı veriyor.

Bölgede olabildiğince geniş bir askeri-siyasi denetim fırsatı yaratıyor.

Uzmanlar Kahire ve Moskova’nın Nasır zamanından bu yana bu denli sıkı fıkı işbirliği içinde olmadığına dikkat çekiyorlar. Sovyetler Birliği’nin gücünün fevkindeki dönemde dahi, Moskova’nın Ortadoğu satrancında bu kadar hâkim pozisyonda bulunmadığını hatırlatıyorlar.

Putin’in bugün Ortadoğu’daki dostları normal koşullarda birbirleriyle kanlı bıçaklı olan Esad, Erdoğan ve Sisi’den ibaret değil…

Gene birbirlerinin can düşmanı olan İran Devlet Başkanı Ruhani ve Suudi Kralı Selman ile de hayranlık yaratan bir diplomatik ilişkiler ağı içinde Putin.

Sovyetler’in çöküşünü tetikleyen Afganistan savaşında doğrudan düşman saflarda bulunan Suudi Arabistan’la Moskova’nın yakınlaşması “tarihi” nitelikte.

Geçen ekimde Moskova’yı ziyaret eden Suudi Kral Selman’la 3 milyar dolarlık silah anlaşması imzalayan Putin, bizzat kendi sözleriyle gelişmeyi “dönüm noktası” diye tanımlıyor.

Obama’nın Suriye savaşındaki kararsız, ikircikli politikaları; Trump’ın “deli” çıkışları, Ortadoğu’yu “altın tepsi”de Putin’e teslim etmeye yetti.

2015 Eylül’ünde Esad’dan yana hamleyle Ortadoğu’daki “Büyük Oyun”a giren Putin; Sünnisi ve Şiisi ile tüm belli başlı Müslüman liderleri safına çekmeyi başardı.
 
İsrail’e de yakın

Ama bu, Putin’in İsrail’le hassas denge politikası yürütmesini de hiçbir biçimde engellemedi.

Sovyet döneminde Suriye başta olmak üzere Arap ülkelerinin hamiliğini üstlenen, bu nedenle İsrail’e büyük mesafe koyan Moskova; Putin’li 2000’li yılların başından beri Ortadoğu’da yalnız Rusya’nın etki alanını genişletmeye bakıyor.

Putin bu nedenle 2005’te İsrail’i ziyaret eden “ilk Rus lider” oldu. İsrail’de “bir milyon Rus kökenli Yahudi”nin bulunması, Rus devlet başkanının sözleriyle “İsrail’i Moskova için özel” kılıyor.

Trump’ın son Kudüs çıkışından sonra, Putin’in, Müslüman dünyayla geliştirdiği tüm özel ilişkilere rağmen, nalına mıhına bir tavır ve söylemler içinde olmasına şaşmamak lazım.

Ankara’da Erdoğan’la hafta başında bu konudaki ortak açıklamasında Putin; “Kudüs’ün statüsü kararı İsrail ve Filistinli tarafların müzakeresiyle alınmalıdır!”dan öte bir şey demedi.

Bunu aslında Macron’undan Avrupa Birliği’ne dek herkes söylüyor. Ama bu büyük uluslararası aktörlerin hiçbiri bugün Putin’in Ortadoğu’daki ağırlığına sahip bulunmuyorlar.

Her Çikinova Kumpas mı?

“Çikinova” işler sırf Zarrab’ın tekelinde değil…

Dünyada giderek dal budak saran bir “çikinova düzeni” var.

Bunun ana sütunlarından biri bizzat Trump ve avanesi.

Bir yıl önce Beyaz Saray’a çıkan ABD Başkanı’nın üzerinden skandal hiç eksik olmadı.

Skandalların en devasası doğrudan başkanlık seçimlerini içeren “Russiagate” olayı.

Hillary Clinton’ın yitirdiği “2016 seçimlerindeki Moskova etkisi” şeklinde özetleyebileceğimiz “Russiagate”in göbeğinde Michael Flynn adlı Trump’ın eski güvenlik danışmanı var.

Trump ekibini kurarken selefi Obama; “Yapma” diye uyarmış: “Bu adamı bu göreve getirme. Sağlam pabuç değildir.” Trump dinlememiş.

Flynn’in Washington’da kolaylıkla “yabancı devletlerin paralı askeri” olabilecek kıratta biri olduğu bilinirken çiçeği burnundaki başkan bu şaibeli şahsiyeti, ABD dış politikasının tüm sırlarına hâkim ulusal güvenlik danışmanlığına getirmiş.

Flynn bu görevde 23 gün kalıyor. Ruslarla kuralları by-pas eden temasları yüzünden jet hızıyla istifa ediyor. Hakkında “Russiagate” bağlantıları yüzünden bir soruşturma açılıyor. Washington’daki soruşturmayı “eski FBI Başkanı” olan Robert Mueller adında dişli bir yargıç yürütüyor.

“Bomba” haber son olarak Flynn’in “itirafçılık” karşılığında bu yargıçla anlaşması.

Zarrab gibi… Flynn de, dakika bir, gol bir… soruşturmanın başında yalan beyanda bulunduğunu ve gerçeği gizlediğini itiraf etti. Zarrab gibi yapılacak yüklü ceza indirimi karşılığında eteğindeki taşları dökmek için pazarlık yaptı.

Mueller’in Flynn’den öğrenmeye çalıştığı şey, Trump’ın Rusya ile yakınlığının içyüzü.

Amerikan yargısı başkanlık seçimlerinde döndüğü iddia edilen dolapları çözmek, Moskova ile gizli temasların damardan Trump’ın talimatıyla yapılıp yapılmadığını öğrenmek istiyor.

Davalar örtüşür mü?

Konu uzun ve ayrıntılı. Dökümüne girmek istemiyorum. Ama kimilerine göre ABD Başkanı’nın görevden alınmasına dek uzanabilecek davanın bizi ilgilendiren tarafı, bu çok “şaibeli ismin” Washington’da bir dönem şişkin ücretlerle Türk hükümetinin de lobiciliğini üstlenmiş olması.

Flynn’in “Russiagate” itirafları yanında acaba şimdi Ankara için kovalanan “misyonlar” da gündeme gelecek mi?

Uluslararası medyada ilgi duyulan mevzu bu.

Flynn marifetiyle, ABD yasalarını bypas eden yollardan Gülen’in postalanıp Türkiye’ye gönderilmesine ilişkin örneğin bir ara yoğun bir şekilde öne sürülen iddialar tekrar deşilecek mi? Flynn’in “Zarrab’ın serbest bırakılması” için ayrıca çabaları olmuş olabilir mi?

Özetle Zarrab-Flynn davaları kesişip bir noktada birbirlerine bağlanır mı?

Uluslararası basında spekülasyonu yapıldığı üzere olur da işler bu noktaya dayanırsa yandaşlar merak ediyorum ne diyecek?

Flynn konusunu da mesela “reise komplo”ya mı bağlayacaklar?

Gözler dünyada şimdi etkileri, ulusal sınırları aşıp uluslararası siyasete uzanan ABD’deki bu iki dava üzerinde.

Washington’daki “itirafçı Flynn” davası ile… New York’taki “itirafçı Zarrab” davaları birbirine etki edecek/eklemlenecek mi?

Çinliler tuzağı görmüş

Bizde kafadan “komplo” diye değerlendirilen Zarrab davası da, Flynn davası gibi gerçekte “küresel bir dava”…

Zarrab davasının temel konusu “İran ambargosunun kırılması”, bizdeki rüşvet çarkı değil.

Davanın ilk günlerinde Zarrab’a sırf Türkiye’deki işleri değil, Dubai’deki, Çin’deki, Hindistan’daki “çikinova”ları da soruldu.

Zarrab, Türkiye’de “uluslararası bir merkez/ hub” haline getirdiği “çikinovanın” ayaklarını Hindistan ve Çin’e de genişletmeye kalkmış. Ama başaramamış.

Yargıç, Zarrab’a bunu niye başaramadığını soruyor.

Yakın zamana değin “hayırsever işadamı” diye anılan çiçeği burnunda “itirafçı”; “Başaramadık çünkü” diyor; “Bu ülkelerde bağlantı kurduğumuz bütün bankalar İran adını duyar duymaz bizimle hemen ilişkiyi kesti. 2-3 ayda tüm operasyonu bitirmek zorunda kaldık!”

Elin adamı bizimkiler gibi tuzağa düşmemiş…

Çinliler ve Hintlilerin feraseti bizde de olsaydı, bugün Zarrab gibi küresel çapta bir sorunumuz olmayacaktı.

Mısır’da Kanlı Cuma

Kanlı çarşaflara sarılmış ölüler…

Kendilerini en güvende hissettikleri bir çatının altında ibadet ederken delik deşik edilmişler.

4-5 arazi arabası, Sina Yarımadası’ndaki çölün ortasındaki camiyi sarıyor.

Önce içeriye bir bomba atıyorlar.

Sonra bombadan can havliyle kaçanları dışarda dört bir yandan çepeçevre tarayarak keklik gibi avlıyorlar.

Yaralıları taşımak için gelen ambulansların dahi üzerine ateş etmekten çekinmiyorlar.

Bilanço: 305 ölü ve sayısız yaralı…

Mısır’ın “yakın tarihinin en kanlı saldırısı” olarak rekora imza atan “cuma katliamı” çok boyutlu yönleriyle dikkat çekiyor.

Bu kez ‘Sufi’ler hedefte

Her şeyden önce insanların üzerine saldım çayıra mevlam kayıra şeklinde rastgele ateş açan terör saldırılarından farklı olarak maharetle hazırlanmış ve planlanmış bir eylem söz konusu.

Camiyi basmak üzere 30-40 militan bir araya gelmiş. Askeri düzenle hareket etmişler.

Hiçbir grup tarafından henüz üstlenilmese de saldırının ardında Sina Yarımadası’nda geleneksel olarak güçlü olan IŞİD cihatçılarının bulunduğu düşünülüyor.

IŞİD’in Irak ve Suriye’de art arda yenilgilere uğraması; Rakka’yı ve Musul’u, petrol kaynaklarını kaybetmesi; militanlarının belli ki bundan böyle eylem yapmayacağı anlamına gelmiyor.

“Al Bağdadi halifeliği”nin vaat edilen topraklarından bozguna uğrayarak dönenlerin, bilakis… bilenerek Mısır katliamına girişmiş olması, çok güçlü bir olasılık olarak değerlendiriliyor.

Sina’nın kuzeyindeki Ariş kentine 40 km. uzaklıktaki “Ravda Camii”ne düzenlenen saldırının dinamiği zira IŞİD’e atfedilebilecek bir dinamik taşıyor.

Bir Sufi tarikatı zaviyesine ait olan “Ravda”nın hedef seçilmesi, ayrıca IŞİD’in en bağnaz ve radikal unsurlarının devrede olduğunu gösteriyor…

Suriye duruluyor derken

Seçilen coğrafya da çok anlamlı.

Suriye’de tam sular duruluyor denirken Mısır sarsılıyor…

Mısır’ın yakın dönemde gördüğü bu en kanlı saldırı Sisi’ye çünkü damardan meydan okuma şeklinde algılanıyor.

2011’de Mübarek’in düşürülmesinden sonra devlet otoritesinin tesis edilemediği Gazze ve İsrail’e bitişik 60 bin kilometrekarelik stratejik Sina Yarımadası, Sisi’nin en yumuşak karnı. Sisi’nin iktidara gelmesini kabullenmeyen cihatçılarla “rejim” arasında burada, 2013’ten beri hızlanan bir bilek güreşi var. 2014’te “IŞİD’e biat ettiklerini” açıklayan radikal İslamcı gruplar, Sina’nın hâkimiyet kurması güç uçsuz bucaksız çöllerinde konuşlanıyorlar.

Trump ve Macron gibi liderler tarafından korunan kollanan Sisi ise bu büyük boy ölçüşmeye rağmen, habire ülkesinde “istikrar ve güvenliğin teminatı” olacağı sözünü veriyor. Teröristler; “Sina Yarımadası”nı zapturapt altına almayı bilhassa vaat eden Sisi’ye şimdi açık olarak hodri meydan demiş oluyorlar. Son saldırı bu itibarla Sisi Mısır’ının kırılgan dengesini ortaya koyuyor.

Hapisteki 60 bin siyasi tutukluya ve ülkeyi demir yumruk altında inleten çok ağır “OHAL” rejimine rağmen, Mısır’ı kana bulayan terör hiçbir surette gemlenemiyor.

Şiddete şiddetle karşılık vermekten başka bir şey yapamayan Sisi, bu saldırıya da “gaddarca kuvvet kullanacağız” sözleriyle yanıt verdi ve 24 saat içinde akabinde bölgede 30 IŞİD elemanının öldürüldüğü açıklandı. Ne ki bu “astığı astık, kestiği kestik” tedbirler ve açıklamalar retorikten öteye gidemiyor ve Mısır’ı içine sürüklendiği çukurdan yukarı çıkartmaya yetmiyor.

“Ravda Camii katliamı”, Mısır ekonomisinin tabutuna çakılan bir son çivi.. Batı başkentleri yurttaşlarına Mısır’a seyahat etmemeleri için uyarı üzerine uyarı yapıyor.

Kanlı katliama sahne Sina Yarımadası’ndaki turizm cenneti Şarm el Şeyh artık tamamen boşalmış durumda.

Bölgede en son yabancı turistleri taşıyan bir Rus uçağı düşürülmüştü. Bir zamanlar plajları ve mercan resifleriyle akla gelen bu egzotik tatil yöresi artık sadece kanla hatırlanıyor.

Rajoy “Nükleer Seçeneği” Devreye Soktu

İspanya’da tarihin çarkları belli aralıklarla hızlanır…

Kanlı iç savaş, 40 yıl süren Franco diktası ve 20. yüzyılın son çeyreğinde büyük başarıyla gerçekleşen demokrasiye geçiş, hep böyle tarihin çarklarının hızlandığı dönemlerdi.

Ürkütücü şiddet ile kan dolu geçmişi bir daha geri gelmemecesine maziye gömen bu olağanüstü “normalleşme” ve başarı öyküsünün ardından, İspanya ne var ki şimdi sil baştan her şeyi başa saran bir geri salınım yaşıyor.

Yerleşmiş Avrupa ülkelerinde görülmeyen biçimde, tarihin çarkları bir kez daha İspanya da sıradışı gelişmelerle hızlanıyor.

Ay başında patlak veren ve durulmak bilmeyen “Katalan bağımsızlığı referandumu krizi”, Madrid ve yerel Katalan hükümeti arasında ipleri artık onarılmamacasına kopardı.

İspanyol anayasa mahkemesinin yasadışı ilan ettiği 1 Ekim referandumuna ilişkin bağımsızlık niyeti beyanları, Katalan yerel hükümeti başkanı Carles Puigdemont ve İspanya Başbakanı Rajoy arasındaki köprülerin atılmasına yol açtı.

Anayasal düzeni açıkça çiğneyen Puigdemont, Rajoy’un her şeye rağmen attığı rötarlı diyalog hamlelerini boşa çıkardı.

İspanya Başbakanı Katalan lidere örneğin tırmanmayı düşürmek amacıyla “yerel seçimleri tazelemesini” önerdi….

Sandıkta beklenen başarıyı göstermemekten çekinen ve bunu bir “taviz” olarak gören bağımsızlıkçılar, Madrid’in bu “güven yenileme teklifini” hiç düşünmeden reddettiler.

İspanya Başbakanı bunun üzerine yerel hükümete başka bir teklif yaptı. “Bölgeye ilişkin reform önerilerinizi Madrid’de Cortes’eulusal parlamentoya- getirin” diyerek ekledi:

“Hazırlayacağımız anayasal değişiklikler doğrultusunda, sizin reform isteklerinizi de değerlendiririz!”

Puigdemont ve arkadaşları bunu da geri çevirdi. Madrid’den ısrarla, anayasa mahkemesinin iptal ettiği “1 Ekim bağımsızlık referandumunu tanımasını” beklediler. Bu dayatmacı tavırla, “özerklikleri askıya almak” anlamındaki “nükleer seçenek 155. maddeyi” uygulamaya hükümeti mecbur ettiler.

Dün olağanüstü bir kabine toplantısının ardından Başbakan Rajoy; “Katalan hükümeti başkanı Carles Puigdemont ve yardımcıları ile yerel hükümet üyelerini görevden aldığını” açıkladı.

İspanya Başbakanı istemeye istemeye attığı bu adımın amacının, Katalonya’da; 1. Anayasal düzenin tamiri, 2. Toplumda yeniden barışçı bir arada yaşamın “normalleşme” ile tesisi, 3. Başaşağı giden ekonominin düzeltilmesi, 4. Altı ay içinde yerel seçimlerin yenilenmesi olduğunu söyledi.

Katalan hükümetinin tek taraflı eylemleri ve dayatmaları bizi bu yola zorladı diyen muhafazakâr Başbakan Rajoy; “Dünyada hiçbir hükümet sınırları içinde böyle bir duruma izin veremez!” diyerek konuştu.

En kötü senaryo

1978 demokratik anayasasının kabulünden beri ilk kez başvurulan “özerkliğin iptali/155. madde” uygulamasının ne sonuçlar doğuracağını kimse bilmiyor.

Rajoy bu “uç” adımı, dışta Macron, Merkel ve Brüksel’in; içte muhalefette “sosyalistler” ve “Ciudadanos/Yurttaşlar” partisinin desteğini aldıktan sonra attı. İspanyol hükümetinin arkasında geniş bir destek var.

Ancak beklenildiği üzere “bağımsızlıkçılar” tarafından bu askıya alma operasyonuna karşı bir “itaatsizlik” ve “direniş” sergilenirse; kimse olayların nereye varacağını; Madrid’in “güç” kullanımına girip girmeyeceğini bilmiyor.

“Çatışma” olasılığında karşıtlaşmanın nereye varabileceği kestirilemiyor.

Bu sonuçta, gerçekleşebilecek en kötü senaryoydu. Dün akşamdan itibaren bağımsızlıkçılar yeniden meydanları teslim aldılar.

Teoride Katalan liderler için hâlâ U-dönüş imkânı var. Rajoy hükümetinin aldığı bu ekstrem tedbirin, uygulamaya girmeden önce, 27 Ekim Cuma günü İspanyol senatosu tarafından onayı gerekiyor.

“Nükleer seçenek” senatodan geçene dek Puigdemont eğer Madrid’in istekleri doğrultusunda “yerel seçim yenileme kararı” alırsa, 155 masada kalabilir…

Ama şimdiye dek tanık olunan gelişmeler, bu yumuşama için umut vermiyor.

Madrid basını eksiksiz dün, “artık dönüşü olmayan 155 yoluna” girildiğini vurguluyordu. Dünyanın gözü şimdi İspanya’nın bu çok sert virajında.

‘Omurgasız Ülke’ Nasıl Bir Arada Tutulur?

İspanya’da şimdi “ülkeyi nasıl bir arada tutabiliriz”in tartışması yapılıyor.

Ana muhalefetteki sosyalist lider Pedro Sanchez’in okuduğum son ropörtajının başlığı bu: “Katalonya’nın nasıl İspanya içinde tutulabileceğini tartışmak zorundayız!”

Sosyalistler “birlik-bütünlük” adına; Katalonya’ya kayyım atamak gibi… hükümetin alacağı zoraki yaptırımlara destek vereceklerini açıklarken bir yandan da bu önlemlerin anayasal reformlarla tamamlanması gerektiğini ve reformların seri biçimde tartışmaya açılması gerektiğini söylüyorlar.

Katalan ayrılıkçılığına karşı yükselen İspanyol milliyetçilik ateşinin baskısıyla sağcı Rajoy hükümetinin arkasından gözü kapalı sürüklenmek yerine, “reform” adına bastırıyorlar.

Sosyalist parti lideri; “Bu bir devlet krizi. Ve ancak (federal yöndeki) devlet reformuyla çözülür” diyor.

İplerin her türlü gerildiği İspanya ve Katalonya arasında konu, “sosyal ve kurumsal beraberliğin” uzun dönemde nasıl sürdürüleceği…

Konu aslında İspanya için yeni değil. 20. yüzyılın başından bu yana, “ayrılıkçılık probleminin” her depreşmesinde akut şekilde gündeme gelen çok yakıcı bir mesele.

İspanyollar “ayrılıkçılığı” damardan, “dış güçlerin marifetlerine” bağlamıyor. İç dinamiği kavramaya çalışıyorlar.

Çözülmenin iç dinamiği

Ayrılıkçılığın ortaya ilk çıktığı yıllarda, geçerliliğini hâlâ koruyan tespitleriyle krize dikkat çeken ilk isim, düşünür José Ortega y Gasset.

20.yüzyılın ünlü tarih filozoflarından olan büyük İspanyol aydını, sorunun imparatorluğun çözülme paradigmasının devamından kaynaklandığını söylüyor.

İspanyol İmparatorluğu’nun çözülmesi, Osmanlı İmparatorluğu gibi 1600’lerde başlamış ve aralıksız 300 yıl sürmüş.

19.yüzyıl sonunda son parçalar yitirilip sıra “ulus devlet”i kurmaya geldiğinde, bu defa küçülen sınırlarda başgösteren “ayrılıkçılık akımlarıyla” yeni bir çözülme başlamış.

“Bölgecilik” ve “ayrılıkçılık” gibi kavramların 20. yüzyıl başında dolaşıma girmesinin rastlantı olmadığını belirtiyor İspanyol düşünür.

Ortega; ulus devleti yerine oturtamadan baş gösteren “ayrılıkçılığın”, bir ortak toplum projesi oluşturmayı ve toplumun tüm kesimlerini projeye ortak etmeyi imkânsızlaştırdığını söylüyor. Ortada bir “halk” olduğunu, ama modern bağlamda bir “toplum”un yaratılamadığını belirtiyor.

“Toplum” Ortega’ya göre, “ileriye dönük ortak bir proje” ile “ulus organizasyonu” demek oluyor. İspanyol düşünce adamı,

“Omurgasız İspanya’da bu organizasyonun yapılamadığının” altını çiziyor.

“Omurgasız İspanya” ile haliyle bir “ortak sütundan yoksun olma” durumu kast ediliyor.

Sorun İspanya’nın kendisi

1922’de Prima de Rivera diktatörlüğü (1923-1930) arifesinde, bugün dahi bir klasik olarak kabul edilen “Omurgasız İspanya”yı yayımlayan Ortega, İspanya’nın baş sorununun, o yıllarda tartışılageldiği gibi “Biz neden Avrupa’nın gerisinde kaldık” sorunu değil; “omurgasızlık” meselesi olduğunu iddia ediyor.

“İspanya’nın asıl problemi, İspanya’nın kendisi” diyor. Ve problemi, “ulusun ortak yaşam projesinin çözülmesi” olarak tanımlıyor.

Ortega’ya göre bu öyle baş edilmez bir sorun ki, hiçbir “siyaset”, üstesinden gelemiyor.

Zira “İspanya’nın çözülme paradigmasına, devlet olumlu bir otorite ile yanıt veremiyor.”

Siyasetle doldurulamayan bu boşlukta İspanya önce Prima de Rivera diktatörlüğüne, ardından çok kanlı bir iç savaşla 40 yıllık Franco diktatörlüğüne düştü. Ortega y Gasset ile benzerleri, sürgüne gittiler. İspanya, 20. yüzyılın üç çeyreğini kaçırdı.

Ancak geçen yüzyılın son diliminde demokrasiye geçiş ve AB üyeliğiyle “omurgasını” ilk kez doğrultabilen ülke, yüzyıl öncesinin paradigmalarıyla şimdi yeniden karşı karşıya.

Hem içerideki demokratik kurumların krizi, hem AB’deki yön kaybı; İspanya’yı yüz yıl önceki tartışmalara itti.

Ülkeler, DNA’larından kolay kurtulamıyorlar.

‘İspanya AB’nin Türkiye’si mi Olacak?’

En büyük kâbus şimdi, İspanya’nın AB içinde bir “Türkiye modeline” dönüşmesi…

Eski sosyalist tüfeklerden Javier Solana, Katalonya’nın bağımsızlık referandumu arifesinde “New York Times”da İspanyol demokrasisini öve öve bitiremiyordu…

“Katalonya da fiili bir OHAL yok, yurttaşlık- insan hakları garanti altında. İspanya otoriteleri bağımsızlık yanlısı Katalanlara baskı, zulüm uygulamıyor. İspanyol demokrasisi üst düzeyde işlevsel bir demokrasidir. Freedom House, siyasi ve yurttaşlık hakları konusunda bize en yüksek puanı veriyor. ‘Economist’ de keza İspanya’yı ‘olgun/full demokrasi’ kategorisine yerleştiriyor.”

20.yüzyılın son çeyreğinde demokrasiye geçişteki göz kamaştırıcı başarısı nedeniyle, diktadan çıkan tüm rejimlere referans gösterilen İspanya, Katalonya referandumuyla tırmanan gerginlik sebebiyle, U-dönüş tehdidi altında.

U-dönüş, bir “Türkiye olmak/Türkiyelileşmek tehdidi” şeklinde adlandırılıyor.

“Türkiyelileşmek tehdidi” markasıyla jargona giren kaygı verici gidişata parmak basan Podemos lideri Pablo Iglesias, “Madrid hükümetinin sert tepkileri, İspanya’yı AB içinde Türkiye’ye dönüştürebilir” diye uyarıyor ve ekliyor: “(Bu serüvenin sonunda) biz de tıpkı Erdoğan’ınki gibi demokrasi kisvesi altında otoriter ve baskıcı bir hükümete uyanabiliriz!”
İspanya’yı “gelişmiş demokrasiler kümesinden”, “Türkiye kümesine” yuvarlayacak ayırt edici fark, “OHAL’in devreye girmesi” olasılığı.

Ülkede bir süredir konuşulan bu olasılık için Iglesias, “(Bağımsızlık referandumundaki elebaşı konumundaki) seçilmiş Katalan liderlerin hapse girmesi bir dram olur. Bu kurgu-bilim bir senaryo değil” diyor. Arkadan ilave ediyor: “OHAL, demokrasilerin temelini teşkil eden özgürlüklerin askıya alınması demek!”

Silahsız iç savaş

İspanyol solunun popüler ismi bu açıklamaları yaparken, Katalan liderler Madrid’in sabrını taşırmak için ellerinden geleni esirgemiyor.

Öyle ki eski komünist liderlerden Julio Anguita bu sert kısasa kısas ve göz gözü görmeyen restleşmeyi, bir “silahsız iç savaş” olarak tanımlıyor.

Bağımsızlık referandumunu örgütleyen partilerden sol bağımsızlıkçı “CUP” (Candidatura d’Unitat Popular-Halk Birliği Adayları) ile sivil girişim kampından ANC (Katalonya Ulusal Asemblesi), Madrid’in, kayyım atamak ve Katalan liderleri tutuklamak gibi planlarına karşı ön almak amacıyla halkı sokaklarda seferberlik halinde ayakta tutmaya hazırlıyor.

İspanya’nın her hamlesine, güçlü bir “misilleme” ile karşılık vermeyi düstur edinen bağımsızlık yanlısı CUP ile ANC, İspanyol hükümeti ve mahkemelerin kararlarını “yok hükmünde” sayıyorlar. İlaveten gelecek hafta ucu açık bir genel grev örgütlüyor, Katalan yerel hükümet başkanı Carles Puigdemont ile Katalan kurumlarını korumak için sivil milisleri devreye sokmayı planlıyorlar.

Sermaye firarda

Bir (sür)reel Madrid-Barcelona maçı kıvamında cereyan eden restleşme her geçen gün tırmanırken, büyük sermaye, finans çevreleri ufak ufak Barselona’dan kaçıyor.

Önceki gün Katalonya’nın en büyük bankalarından Sabadell, merkezini Valensiya’nın güneyindeki Alicante’ye taşıyacağını açıkladı.

Bölgenin alameti farikası “Caixa Bank”in de, her an Balear Adaları’na gideceği söyleniyor.

Katalan yöneticileri en çok ürküten şey bu.

İspanya Kralı ile anayasasını hiç takmıyorlar ama sıra “büyük finansın anayasasına” geldiğinde akan sular duruyor.

En solcu, Marksist, radikal Katalan bağımsızlıkçıları bile, ekonomik tsunamiden korkuyor.

AB yetkilileri, Katalonya’nın İspanya’dan ayrılması halinde ortada kalacağını ve “Avro”dan şutlanacağını açıkladı. Şirketler de buna göre hareket planlarını yapıyor.

Tabanda ayrılıkçı Katalanlar- tıpkı Brexit gazına gelen İngilizler gibi bu sonuçların, günlük yaşamlarında yapacağı etkilerin ayırdında değil.

Halihazırda ayakları yerden kesilmiş bir “bağımsızlık ütopyasının sarhoşluğunu” yaşıyorlar.

Bu sarhoşluk acaba nerede sona erecek? Henüz belli değil. Hâlâ filmin sonuna gelmedik.

Küçük Napolyon’un İlk ‘Yüz’ Günü

Emmanuel Macron hafta başında Elysée’de geçirdiği 100. gününü tamamlayacak.

Kimsenin bir yıl önce Elysée’ye taşınmasına ihtimal vermediği 39 yaşındaki genç cumhurbaşkanının ilk yüz günlük sınavı, tıpkı iktidara yükselişi gibi liderliğinin sürprizlere açık olduğunu gösteriyor.

İlk sürpriz, hızlı bir imaj yıpranışı.

Kamuoyu yoklamaları, Macron’un kamuoyu desteğinin baş aşağı yuvarlanarak yüzde 36’ya indiğini ortaya koyuyor.

Fazla sevilmeyen CB’ları olarak tarihe geçen Sarkozy ve Hollande’ın aynı dönemdeki popülarite oranlarından bu, çok daha düşük bir oran.

Bundan on yıl önce aynı mevkide bulunan Sarkozy için söz konusu oran yüzde 45’ti. Hollande keza bu ilk balayı döneminde yüzde 46’lık desteğe sahipti.

Sarkozy ve Hollande’a nazaran daha büyük beklentilerle CB’lığına çıkan ve kendisinden Kanada’nın sevilen Başbakanı “Trudeau denli popüler olacak!” diye bahsedilen Macron; göz açıp kapayana dek geçen bir sürede iniş yaşadı.

Bunun bir nedeni, galiba her şeyin artık “twitter hızıyla” gelişmesi…

Liderlerin reytingleri, borsa gibi twitter hızıyla beklenmedik çıkışlar yakaladığı gibi; aynı hızla çakılıyor.

Jüpiter kompleksi

Macron’un büyüsünün çözülmesindeki biricik faktör bu değil.

Risk almayı seven ve “gözü karalığı” ile bilinen Macron, cumhurbaşkanlığını emperyal denebilecek bir güç anlayışı ile götürüyor.

Her ülkenin tarihi saplantıları var…

Bizim nasıl bir “Osmanlı saplantımız” varsa, Fransa cumhurbaşkanlarında da belli aralıklarla depreşen bir “Napolyon” ve “De Gaulle” saplantısı ortaya çıkıyor.

Macron bu iki güçlü tarihi saplantının en tipik ürünlerinden biri…

Cumhurbaşkanlığı seçimini kazandığı 7 Mayıs gecesi bir “güç simgesi” olarak algılanan “Louvre Piramidi” önünde yaptığı ilk “balkon konuşmasında” ayağının tozuyla verdiği ilk mesaj “Cüret edeceğiz!” olmuştu.

Akabinde hemen bir hafta sonra Elysée’ye devir teslim törenine giderken, Champs Elysees bulvarındaki resmi geçitte, “General De Gaulle” tarzı bir askeri jip tercih etmiş; halkı bu askeri jipten selamlamıştı.

Tüm bunlar, son dönem cumhurbaşkanlarından farklı olarak, Macron’un “güçlü cumhurbaşkanlığı” üslubunun sinyalleri olarak algılanmış; genç devlet başkanının “De Gaulle” ve “Mitterrand” tarzı bir liderliğe koştuğu söylenmişti.

Geçen 2.5 ayda Macron’un ihtiraslarının bu çok iddialı rol modellerinin de ötesine geçtiğini anlıyoruz.

Başbakan Edouard Philippe örneğin, neredeyse Binali Yıldırım’dan farklı olmayan bir başbakanlık şablonu içinde değerlendiriliyor. Ve ilk 100 günün sonunda Fransa Cumhurbaşkanı “Jüpiter” lakabıyla anılıyor.

‘Soft Reis’ modu

Antik Roma mitolojisinde “tüm tanrıların efendisi” olan Jüpiter; gökte, şimşekler ve gök gürültüleriyle temsil edilen bir en yüce tanrı. Yeryüzünde de kentlerin esenliğinden, uluslararası antlaşmaların güvenliğinden sorumlu sayılıyor.

Macron’a yakıştırılan lakap kısaca böyle bir “üstün tanrı” mertebesi.

Fransa Cumhurbaşkanı çünkü gücü bariz şekilde elinde toplamaktan hoşlanıyor. Buna karşın kendisine karşı çıkılmasından ve itiraz edilmesinden hiç hazzetmiyor.

Bunun somut örneklerinden birini, geçen ay genelkurmay başkanı ile girdiği açık ağız dalaşında izledik.

Savunma harcamalarının kısılmasından yakınma cüretini gösteren generale, Fransa Cumhurbaşkanı dünya TV’leri önünde ayar verdi: “Size söz söylemek düşmez. Burada tek bir patron var, o da benim!” dedi.

Bu sahne karşısında itiraf edeyim ki çenem düştü. Bir “Eyy!” seansının Fransız versiyonunu izler gibi oldum. Ve Macron’u zihnimde yeniden bir “soft Reis” moduyla kodladım.

Fransız gözlemcilerin ısrarla dikkat çektiği gibi “otorite sahibi lider”le, “otoriter lider” arasında gene de tabii büyük fark var…

Macron’un her halükârda tüm dünyada yükselişe geçen bu “tek adamlığa” zaafı, Fransız halkının belli ki fazla hoşuna gitmiyor.

Fransa devlet başkanının popülaritesindeki düşüşün bir başka nedeni bu.

Diğer belirleyici neden önümüzdeki güz başında açıklanması beklenen ağır iş piyasası ve de zorlayıcı sosyal reformlar.

Macron bu gelgitli dönemi, Merkel, Putin ve Trump gibi dünya liderleriyle gerçekleştirdiği hummalı trafikle dengelemeye çalışıyor ve içerdeki imaj kaybını; dış ilişkilerde çıkışla telafi etmeye bakıyor.

Fırsat bulduğumda buradan devam ederim.