Farklı ve Birlikte Olmak

Aralarında sayısız benzerlik de olsa fiziksel bakımdan birbirinin tıpa tıp aynısı iki insan olamaz.

Bunu karakter özellikleri bakımından da söyleyebiliriz.

Hangi çağa, ulusa, cinse, toplumsal sınıfa ait olurlarsa olsunlar çeşitli bakımlardan ortak özellik gruplarında toplanabilecek insanlar, tek tek ele alındıklarında farklı kişilikler, farklı bireylerdir.

Yaşamı ilginç kılan başlıca olgulardan biri de bu farklılıklar olsa gerek.

Yoksa mekanik olarak imal edilmiş robot toplulukları; ya da herhangi bir hayvan topluluğunun bile değil, böcek vb. türünün bir araya gelmiş unsurları olurduk.

Farklıyız, kimi kez birbirine taban tabana aykırı fiziksel ve kimliksel özelliklerimizle.

Fakat gelmiş geçmiş, şimdiki ve gelecekteki insan topluluklarının bir bireyi olarak, ortak bir insanlık kaderinin birer parçası, unsurlarıyız.

“Kimliğim: İnsan” başlıklı bir kitabıma adını veren yazımda anlatmak istediğim de sanırım esas olarak buydu.

Farklılıklarımıza karşın bizi birleştiren en temel gerçeklik insan oluşumuzdur.

Bu gerçekliğin bugün için bir ütopya, tam tersinin yaşandığı bir düş olduğunu elbette biliyorum.

Uzak ve yakın geçmişte olduğu gibi günümüzde de; edebiyat, sanat, şiir, insan oluşumuzun, ortak değerlerimizin altını çizmeye ne kadar çaba gösterse de; siyasette, toplumsal pratikte, günlük yaşam ilişkilerinde derinleştirilen, bu ortak değerler değil, ayrılıklar, farklılıklar olmaktadır…

Bizi birbirimizden ayıran fiziksel, türsel, sınıfsal, ulusal vb. her çeşit toplumsal farklılıklarımız…

Öylesine bir derinleştirme ki bu, dünya dün olduğu gibi bugün de insanların birbirini boğazladığı bir mezbahadan farksız.

Bu boğazlaşma değişmez bir kader midir?

Farklı kimliklerin, farklılıkların bir arada, barışçıl bir atmosferde yaşaması bütünüyle olanaksız mıdır?

İşte tam bu noktada, bu soruya inandırıcı bir yanıt arayışında, “Farklıyız, Birlikteyiz, Biz Türkiye’yiz” girişiminden söz etmenin tam sırasıdır…

***

Bu girişim hakkında ilkin, değerli dostum, avukat Ekrem Demiröz’ün bir mesajıyla haberim oldu. 2012-2016 yıllarında iki dönem Bursa Barosu başkanı, şimdilerde Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu üyesi olan Ekrem Demiröz, aralık ayı başlarındaki mesajında “Farklıyız, Birlikteyiz, Biz Türkiye’yiz” başlığı altında farklı görüşlerden ve çevrelerden insanlar olarak yaklaşık beş aydır bir çalışma içinde olduklarını, girişimi ve amaçlarını yılın en uzun günü olan 21 Aralık’ta medyaya ve kamuya açıklayacaklarını bildiriyordu.

Sözünü ettiğim mesajda da dile getirilen görüş ve amaçlar ise, özetle, bunun bir vicdan hareketi olduğu, kimsenin yanında ya da karşısında olunmadığı, farklılıklarımızın çatışma nedeni değil birlikte ve kardeşçe yaşamayı zenginleştiren bir etken olması gerektiği, bu yönde yapılacak çalışmalarla da birlikte ve kardeşçe yaşama iradesinin toplumun bilincine çıkarılmasına çalışılacağı idi.

21 Aralık’ta bu mesaj açıklandı ve az önce telefonda konuştuğumuz Ekrem Demiröz’den neredeyse her ilin yöresel basın organlarında yayımlandığını ve ülkenin bütün yörelerinden olumlu yankılar aldığını öğrendim.

***

“Farklıyız, Birlikteyiz, Biz Türkiye’yiz” girişimi Bursa’dan bütün ülkeye yayılarak ülke genelinde bir sivil toplum hareketine dönüşebilir mi?

Bunu şimdiden kestirmek mümkün değil.

Fakat sivil toplum örgütlerinin gelişmişlikleri ve yaygınlıkları bakımından parlamenter demokrasinin yürürlükte olduğu ülkeler arasında korkarım en altlarda yer alan, bütün tarihinin en çok bölünmüşlük süreci dayatılmış olan ülkemizde, bu girişim, böyle bir “vicdan hareketi” önemle desteklenmeli, örnek alınmalıdır.

İki Yıldönümü

Salı günü iki yıldönümü toplantısına katıldım.

İlki yüzüncü yıl dönümünde Ekim Devrimi konusunda Bedri Baykam’ın Piramit Sanat’ında düzenlenen toplantıydı.

Bedri Baykam, dakikasını boşa harcamayan, tanıdığım en çalışkan dostlarımın başında gelir.

Resimler, kitaplar, sergiler, yazılar, seyahatler, kimi kez bir kaç tanesi bir arada sanatsal ve toplumsal etkinler, baş döndürücü bir yaratıcı çalışma temposu…

Konuşmacılardan biri olarak girdiğim toplantı salonunda, gözüme ilk çarpan, doğum yıldönümünde İsmet İnönü için düzenlenen resim sergisiydi…

Salon ise, tamamen doluydu…

1917 Ekim Devrimi, yüzüncü yılında da,içinde ülkemizin de bulunduğu bütün dünyada insanlığın ilgi odağında olmayı sürdürüyor.

Emek sömürüsü, eşitsizlik, adaletsizlik olduğu sürece de bu ilgi devam edecektir.

1789 Fransız Devriminin sona erdiği nasıl söylenemezse, Ekim Devrimi için de bu fazlasıyla böyledir…

Konuşmacılar( Paneli yöneten Bedri Baykam, felsefe profesörü Örsan Öymen, tiyatro sanatçısı ve Sanatçılar Girişimi sözcülerinden Orhan Aydın, benim değerli öğrencilerimden Dr.Barış Zeren ve ben) farklı sözcükler ve farklı yönlerden de olsa özetle bunları söyledik.

***

İkinci toplantı Roboski Katliamının 6. Yıldönümü için Şişli Kent Kültür Merkezinde düzenlenen anma toplantısıydı….

Ekim Devrimi panelinde konuşmalar bittikten sonra tartışma bölümüne kalamayıp Roboski anmasına katılabilmek için hızla hareket etmem gerekti…

HDP İstanbul örgütünün çağrısıyla katıldığım anma toplantısı ben oraya ulaştığımda başlamıştı ve sürmekteydi.

Az sonra Roboski belgeseli gösterileceği için gelir gelmez çıkarıldığım sahneden, yarı karanlık salondaki topluluk içinde gözüme ilk çarpan beyaz başörtülü kadın topluluğu oldu.

Bunlar belli ki, katliamın 6. Yılında sorumluları hâlâ ortaya çıkarılıp yargılanmayan katliamın 19’u çocuk olan 34 kurbanının anneleri, kardeşleri,eşleri, başkaca yakınlarıydı…

Yarı karanlıkta yüzleri tek tek seçemediğim için ön sırada HDP Milletvekillerinin olduğunu sonradan öğrendim.

İki şiirimi okuma öncesindeki kısa konuşmamda, bir ülkede tek bir insan, hele tek bir çocuk, tek bir bebek acı çekmekteyse, bunun bütün bir ülkenin acısı olduğunu, böyle olması gerektiğini söyledim.

Ardından, “Kan Dökücülüğün Tarihi Yazıldığında” ve “Erdem ve Erdemsizlik Üzerine” adlı şiirlerimi okudum.

Orada, yarı karanlıkta, beyaz başörtülerini seçebildiğim annelere, eşlere, kardeşlere, kurbanların çocuklarına buradan da sevgilerimi göndererek, “Kan Dökücülüğün Tarihi Yazıldığında” başlıklı şiirimden bir bölümünü buraya da almak istedim:

Kan dökücülüğün tarihi yazıldığında 
Kendileri gibi düşünmeyenlerin 
Kanına susayanlar 
Yerlerini alacaklar ilk sırada
Vicdansızlığın tarihi yazıldığında 
Gözyaşı üstüne kurulu saraylarda 
Güvende olduklarını sananlar 
Bir başka dünyada değil bu dünyada 
Vicdanlardan yükselen alevlerin 
Cehenneminde yanmaktan kurtulamayacaklar

(“””)

Yalanın tarihi yazıldığında 
İnanç ticaretinde ustalaşanlar 
Gerçeğin ışığı köreltince gözlerini 
Karanlıkta beslenen yaratıklar gibi 
Çırpınıp kaçmaya çalışsalar da 
Aklın aydınlığında yok olacaklar 

(….)

Bütün bu tarihler yazılacak bir gün 
Ve zaten yazıldı, yazılmakta da 
Fakat sadece cinayet tasarımcıları 
Ve kapı kulları değil 
Korkak suskunluklarının lanetli rahatlığında 
Cinayete seyirci kalanlar da 
Sıralanacaklar kanlı sayfalarda .

CHP’yi Korumak

Cumhuriyet Halk Partisi Hamburg Birlik Başkanı, yakın dostum Coşkun Coştur’un davetiyle birkaç gündür Hamburg’dayım.

Eşimle birlikte bu gelişimiz daha çok bir kaç gün gezip dinlenmek içindi.

Nitekim Kiel’de, Günter Grass müze evini de gezdiğimiz Lubec’de ve dünya masalları içinde en sevdiklerimden biri olan o sevgili Bremen Mızıkacıları’nın kenti olan Bremen’de, kısa süre içinde de olsa güzel zamanlar geçirdik…

Fakat, Giresun’un bir köyünden çocuk denebilecek bir yaşta geldiği Hamburg’da fabrika işçiliği ve uzun süre işçi temsilciği yapan, aldığı eğitimle ve yetenekleriyle kendini seçkin bir aydın olarak yetiştirmeyi başaran Coşkun Coştur’un Hamburg’a kazandırdığı “Hamam Hafen”in restoran bölümünde çoğunluğu CHP’li ya da CHP’ye yakın arkadaşlarla yaptığımız söyleşi olmasa bu güzel gezi eksik kalırdı…

Bu yazının asıl konusu bu buluşmada konuştuklarımız olacak…

***

İyi Parti adı altında, ülkemiz siyasetinde merkezdeki boşluğu doldurmaya aday bir partinin kurulması, son yıllar siyasal yaşamımızın kuşkusuz en önemli olaylarından biri, belki en önemlisidir.

Çünkü AKP büyük ölçüde bu boşluktan yararlanarak iktidar olmayı başardı ve yine bu boşluk sayesinde iktidar olmayı sürdürebildi…

İyi Parti merkezdeki boşluğu doldurabilecek mi? Kuşkusuz haklı bir sorudur bu. Ben iyimserliğimi sürdürüyor ve öyle olmasını diliyorum. Geçmişe dönük kuşku ve eleştirilerin bu gün için iktidarın ve yardakçılarının işine yaramaktan başka bir anlam taşımadığını düşünmeye devam ediyorum. Hayat geriye doğru değil, ileriye doğru akıyor. Şu anda muhalefet partileri arasında yaklaşan seçimlere ilişkin ortak hareket konusundaki olumlu söylemler ve sinyaller de bu görüşümü doğruluyor.

Hamburg’da konuşulanların odaklandığı sorunlardan biri buydu.

Fakat CHP’li arkadaşları kaygılandıran asıl konu, CHP’den İyi Parti’ye yönelik bir oy kayması yaşanıp yaşanmayacağı sorunuydu… Bu soru doğal olarak Türkiye’de de sorulmakta. Şimdi, bu konuda, Hamburgda ve daha önce başka toplantılarda ve yazılarımda dile getirdiğim görüşlerimi bir kez daha özetlemek istiyorum…

***

Cumhuriyet Halk Partisi sınıf partisi değil, kitle partisidir.

Fakat onun asıl ve daha temeldeki niteliği bir ideoloji partisi olmasıdır.

Bu ideolojinin adı, büyük harflerle yazıyorum, AYDINLANMA’dır.

Aydınlanma, Atatürk adıyla özdeşleşen Türkiye Cumhuriyetinin kurucu ilkeleridir.

İnsan merkezli dünya, laiklik, akıl ve bilim öncülüğü demektir.

Cumhuriyet Halk Partisi bu ilkelerin ve bu demektir ki Türkiye Cumhuriyetinin varlığının biricik, başta gelen güvencesidir.

Cumhuriyet tarihimiz bunu böyle kodlamıştır ve bu gün bu her zamankinden daha çok böyle olmak zorundadır ve böyledir.

Aydınlanma ideolojisinin güvencede olmasının koşulu ise, Cumhuriyet Halk Partisinin emekten, sosyal devlet anlayışından yana, sola dönük bir parti olma zorunluluğudur.

Yeni kurulan parti, gerçekten merkezde bir parti olacaksa, iktidardaki gerici kliğe karşı toparlayıcı bir seçenek oluşturmak amacındaysa, bunu ancak Cumhuriyetin temel ilkelerine bağlı kalmak koşuluyla yapabilir. Fakat savunacağı ekonomi politikası, kaçınılmaz olarak, liberalizm, Pazar ekonomisi politikaları olacaktır… Söylemlerinde ve etkinliklerinde de, aydınlanma ideolojisinden ödünler verecek olması kaçınılmazdır…

CHP ve böyle bir merkez parti arasında, Batı’da ve zaman zaman bizde de görüldüğü gibi ittifaklar yapılabilir, yapılmalıdır.

Bu gün bu bizim için kaçınılmaz bir zorunluluktur.

Fakat bu ittifak, CHP tabanından merkeze kaymalar olacağı anlamına gelemez, gelmemelidir.

Tersine, asıl şimdi, CHP bütün üyeleri ve seçmeniyle aydınlanma ideolojisinde daha da çelikleşmek, sola açılan ekonomi politikalarında da daha açık, kararlı ve etkin olmak zorundadır ve şimdi bunu başarmada daha fazla şansa ve olanağa sahiptir.

Aydınlanma ve Atatürk Devrimleri Çalıştayı’nda

Bu haftaki yazımı CHP Bilim Yönetim Kültür Platformu Başkanlığı’nın Kadıköy Belediyesi Kozyatağı Kültür Merkezi’nde düzenlediği aydınlanma konulu çalıştayından yazıyorum.

Çalıştay bugün (cuma), platform başkanı Prof. Dr. Onur Bilge Kula’nın mükemmel açılış konuşmasıyla başladı. Onur Bilge Kula, Almanca ve felsefe profesörü; bilim insanı olduğu kadar da seçkin bir edebiyat düşünürüdür.

Konuşmasında aydınlanma kavramının Doğu’da ve Batı’daki düşünsel temellerini ve gelişimini edebiyat alanından örneklerle de anlatıp açıkladı. Örneğin ben büyük İslam düşünürü İbn-i Sina’nın ilk felsefi romanın yazarı olduğunu da bu konuşmadan öğrendim. Fransız aydınlanmacı düşünür ve yazarı Denis Diderot’un “Kaderci Jacques ve Uşağı” romanından Hegel’den geçerek Brecht’in “Puntila ve Efendisi” oyununa ulaşan bağlantıyı da bu konuşmadan öğrenmiş oldum.

Çalıştayın ilk oturumunda Prof. Dr. Taner Timur, Prof. Dr. Betül Çotuksöken ve sevgili Ali Sirmen konuştular. Taner Timur aydınlanma felsefesinin Osmanlı toplumuyla ilişkisi konusunda önemli bir analiz yaptı. 18. yüzyılda başladığı varsayılabilecek Osmanlı aydınlanmasının 19. yüzyıl süreçlerinden geçerek Atatürk’ün aydın ve devlet adamı kişiliğinde nasıl bir zirveye ulaştığını anlattı.

Burada, Onur Bilge Kula’nın yine Atatürk’ün aydın kişiliğiyle ilgili saptamasını paylaşmak isterim. Kula’nın çok haklı olarak belirttiği gibi büyük önderi sadece asker ve hatta devlet adamı kişiliğine indirgemek yanlıştır. O aynı zamanda büyük bir aydın, ender yetişen bir aydınlanma düşünürüdür. Onur Bile Kula, Atatürk’ün Anıtkabir’deki kitaplığında yaptığı araştırmada, büyük önderin aydınlanma konusunda altlarını çizerek okuduğu 57 kitap saptamış. Toplam olarak üç binin üzerinde kitap okuduğunu biliyoruz. Günümüz siyasetinde şu anda iktidarda olanlarla ne hazin bir karşıtlık.

Prof. Dr. Betül Çotuksöken’in konuşmasında altını önemle çizdiğim kavramlardan biri “kişisel onur” kavramının aydınlanma düşüncesindeki temel önemi ve bunun dünyanın değer kazanmasıyla ilişkisi oldu. Altını çizdiğim bir başka kavram Kant’tan hareketle ele aldığı “aklın özel bir kamusal kullanımı” oldu.

Gerek Onur Bilge Kula’nın, gerekse Taner Timur ve Betül Çotuksöken hocaların konuşmaları mutlaka yayımlanmalıdır ve sanırım yayımlanacaktır.

Aynı oturumda konuşan Ali Sirmen, Batı’nın Türkiye Cumhuriyeti devrimini yeterince anlayıp değerlendiremediğini söylerken çok haklıydı.

Bir sonraki oturumun konuşmacıları Prof. Dr. Ayşe Erzan, Prof. Dr. Burhan Şenatalar, Batuhan Aydagül, Atatürk dönemi aydınlanma düşüncesi ve eğitim alanındaki uygulamaları konusunda saptamalar yaptılar.

Ben öğleden sonraki oturumda, Gülriz Sururi ve Suna Kan’dan sonra konuştum. Konumuz Atatürk devrimleri, aydınlanma ve sanattı. Değerli sanatçılarımızın konuşmalarından sonra yaptığım konuşmada ben de aydınlanma düşüncesi ve var olma duygusu; bu kavramla insan oluşumuzun özdeşliğine ilişkin düşüncelerimi anlattım. Bu varoluş, insan oluş olgusunda (süreçlerinde) sanatın, bilime özgü kavramsalı da kapsayan imaj yaratma özelliği ve bu sentezin insan varoluşundaki öneminden söz ettim.

Şu anda bunları yazarken yanı başımdaki arkadaşım Elif Akkaya el yazılarımı aynı anda gazeteye göndermek üzere bilgisayara geçiriyor ve ben bir yandan da şu andaki oturumun konuşmacıları Orhan Bursalı, Alper Akçam’ı dinleme sonrasında Merdan Yanardağ’ın konuşmasına kulak veriyorum. Az önce CHP Genel Başkanı Sayın Kılıçdaroğlu da girdi salona. Birazdan da Doç. Dr. Barış Doster konuşacak.

Önemli bir çalıştaydı. Sonraki iki oturumda da yine değerli aydınlarımız konuşacaklar. Fakat yazımı gazeteye yetiştirmek için burada durmak zorundayım. Aydınlanma düşüncesini, bilimsel düşünme yöntemi ve bilgi birikimini bütün topluma ulaştırmalıyız. Burada Cumhuriyet Halk Partisi’ne öncü ve çok önemli bir görev düşüyor.
İlk adım olarak bu çalıştayın ve benzerlerinin başka şehirlerimizde de tekrarı gerekiyor.

Ah, İstanbul!!!

Dünyanın en güzel şehirlerinden biri olduğunda kuşku yok.

Belki de en güzelidir.

Nereden geliyor bu güzellik?

Coğrafyadan öncelikle.

İçinden deniz geçen bir başka şehir olduğunu görüp işitmedim.

Bir tek Sydney’de, Okyanusla şehrin buluşmasında İstanbul’dakine benzer bir şey duyumsamıştım.

Benzersiz çekiciliğinin bir başka büyük nedeni sahip olduğu kültür sentezi olmalı.

Hıristiyan ve İslam kültürü ve sanatı bu şehirde hiçbir yerde olmadığı kadar yüzyıllarca birlikte yaşamayı sürdürdü…

Kuşkusuz Ermeni, Musevi dinsel inançları ve yaşama kültürleriyle bir arada…

Günümüzde de bu birlikteliğin izleri hâlâ görülebiliyor…

Fakat artık sadece iz olarak…

İstanbul Boğazı (Bosfor) çok şükür yerli yerinde…

Fakat onu çevreleyen tepelerin ve kıyıların da, değil geleneksel İstanbul’la, 1900’lerin ikinci yarısına kadar yaşamını
sürdüren İstanbul’un görünümü ve kültürüyle de hemen hemen ilgisi kalmadı…

İster modernleşme, ister yozlaşma denilsin…

Bugün yaşadığımız İstanbul, bu şehirden birkaç günlüğüne gelip geçen yerli ve yabancı konukları büyülemeyi sürdürse de, hangi sınıftan ve gelir tabakasından olursa olsun yerleşik sakinlerini mutlu etmeyen, onların her birine
olanakları ve hayal güçleri ölçüsünde onu terk etme planları yaptıran bir şehirdir.

Melisa Gürpınar’ın “Tiyatro Ayna” topluluğundan izlediğimiz “İstanbul’un Gözleri Mahmur” adlı oyunu bu acıtıcı gerçeği tam da başladığı süreçlerden yakalayıp anlatıyor…

***

Sevgili Melisa’nın oyununda sıklıkla tekrarlanan bir cümle, oyunda işlenen konunun özlü bir özeti gibidir:

“İstanbul’da önce yollar açıldı, sonra Anadolu’ya açıldı bu yollar…”

1950’lerden söz ediliyor böylece.

Denebilir ki gelişmenin, modernleşmenin, kaçınılmaz olduğu kadar gerekli de bir evresiydi bu.

Böyle bir açıklama kabul edilebilir de olsa, sözü edilen modernleşme süreci denetlenemez miydi sorusuna engel
oluşturamaz.

Nasıl mı engellenirdi?

Anadolu’da tarımı modernleştirerek, fabrikalar açarak, iş olanakları sağlanarak.

Ulusal ekonomiyi var olan zenginliklerin yağmalanması üzerine değil yeni zenginlikler yaratma üzerine kurarak.

Böylece de İstanbul’a Anadolu’dan göç kapılarını sınırlamış olarak…

Yapılanlar ise yapılması gerekenin tam tersi oldu…

***

Bugün gelinen nokta en vahim olanıdır.

“İstanbul İstanbul olalı…” böylesine hoyratça bozulup yağmalanmadı…

Açılan ve açılması planlanan yollar, köprüler, kanallar vb. yaşamı bir ölçüde kolaylaştırıyor gibi görünse de doğayı daha da tahrip ederek, İstanbul ve İstanbullu kimliğini yok ederek bu sevgili şehre bütün tarihinde görülmedik ölçüde kötülük yapıyor…

Boğaz artık İstanbul’a ait değilmiş gibi, yabancıymışız gibi, sevinçsiz, amaçsız akıp gidiyor…

“Ah İstanbul…” kayıp gidiyor ellerimizden…

Dilek Türker ve arkadaşları; Melisa Gürpınar’ın duygulu, bilinçli aracılığı ve Hakan Altıner’in deneyimli, etkileyici yorumuyla bu gerçeğe “ayna” tutuyor…

Fakat yine de umutsuz olmadan…

Dirençle, meydan okuyarak…

Oyunun sonunda sevgili Dilek’in, sadece en uzak aile kökenlerinden İstanbullu olarak değil, kendisi İstanbul olarak
izleyiciye seslenirken, bir direniş anıtı gibi dile getirdiği final cümlelerindeki gibi:

“Ben hep buradayım.

Herkes gitse de mi?

Evet.

Nefes almak bile zorlaşsa da mı?

Evet.

Peki ama neden?

Çünkü ben İstanbul’um….”

Kitap Fuarları

Ülkemizin neredeyse her yöresinde kitap fuarları açılıyor. Öylesine bir yoğunluk ki yetişmek neredeyse olanaksız ve yorucu. Fakat öte yandan çok önemli bir kültür hizmeti, muazzam ve sanırım bu biçimiyle bize özgü bir olay.

Kitap Fuarları TÜYAP’la başladı. İlki 1982’de Tepebaşında açıldı ve Beylikdüzü’ne taşınıncaya kadar da her yıl orada devam etti. Tepebaşı günlerini nostaljiyle ve o günleri birlikte yaşadığımız pek çok yazarımızın bu gün yaşamda olmayışının hüznüyle anımsıyoruz.

Daha öncelerde de yazmış olmalıyım. 1983 yılı Aralık ayında açılan Tüyap İstanbul Kitap Fuarına ilişkin bir anımı bir kez daha paylaşmak istedim.. . O yılın Kasım ayında 8 yıl hapis cezasına mahkûm edilen bir kaçak olarak gizlendiğim bir evde Cumhuriyet’in kitap fuarına ilişkin ekinde gördüğüm karikatür şu andaymışçasına gözlerimin önündedir.

Boş bir masa önündeki kuyrukta şen şakrak bekleyen insanlar. Masanın arkasında iki fuar görevlisi konuşuyor:

-Yazar sekiz yıla mahkûm oldu gelemiyor demediniz mi?

-Dedik, ziyanı yok,bekleriz diyorlar…

***

Bu yıl ajandamda görebildiğim kadarıyla Ocak ayında Ankara Kitap Fuarı ve Tüyap Adana Kitap Fuarına; Şubatta Tüyap Samsun ,Mart ayında Isparta Belediyesi Kitap Fuarı ile Tüyap Bursa ve İzmir Konak Belediyesi Kitap Fuarlarına katılmışım. Bunları Nisanda Konya ve Merzifon Belediyelerinin kitap fuarları , Tüyap İzmir Kitap Fuarı ve Susurlukta bir kitap fuarı izlemiş… Mayısta Kadıköy Belediyesinin Haydarpaşa Garındaki muazzam Kitap Fuarı… Ağustos’taki Edremit Belediyesi Kitap Fuarını Ekim’de Edirne, Eskişehir, Van, Kayseri kitap fuarları izliyor…Kasım’da Tokat, Çorlu Kitap Fuarları ve son olarak da Antalya Konyaaltı Belediyesinin bu yıl gerçek bir zirve yapan kitap fuarı…

Bunlar benim katıldığım fuarlar…. Katılamadıklarım da olmuştur… Sadece yukarıdaki liste bile, kitap fuarı olgusunun nasıl büyük bir kültür olayına dönüşmekte olduğunun göstergesidir.

Hemen her birindeki çok büyük okur ilgisi ise, insanımızın kültüre, bilgiye, kitaba susamışlığını gösteriyor…

***

İlk kez gördüğüm Tokat’a biraz da gecikerek ulaşıp fuar alanına girdiğimizde, stendin önünde uzayıp giden okur kuyruğunun beni şaşırttığını gizleyemem… Belki yarısından da çoğu başı örtülü,fakat bakışları ışık dolu kızlarımızla şiir, aşk ve her şey üzerine söyleşilerimiz ise unutulmazdı…

Oradaki söyleşimde Tokat’lılara sevgili şairleri Külebi’den de dizeler okudum…

Isparta Kitap Fuarı içindeki özel bir alanda belki bin kişi izledi konuşmamı….

Nuriye ve Semih için bir günlük sembolik açlık grevim Malatya Kitap Fuarına rastladı…

Konya’da konuşma yapmama çıkarılmak istenen engeli aşarak yaptığım konuşmada Mevlana üzerine söylediklerim fuar yöneticileri için sanırım beklenmedik bir şeydi… Hele Türkçesiyle birlikte bana hediye olarak vermek için getirttikleri Rusça Mesnevi’den bölümler okuyarak karşılaştırmalar yapışıma bir hayli şaşırmış olmalılar….

Kayseri Kitap Fuarını İhsan Eliaçık’a yapılan saldırı ve Prof.İbrahim Kaboğlu’na engelleme üzerine protesto ettik. Sonrasında yine Kayseri’de gerçekleştirdiğimiz toplantı ise muhteşemdi. Bu yazarlarımız 2018 Kayseri Kitap Fuarının onur konuğu olmalıdır.

***

Kitap Fuarlarının yanı sıra Üniversitelerin, başta TED’inkiler olmak üzere kolejlerin,başkaca okulların ve derneklerin toplantılarında , bütün ülkede,her yaştan okurla karşılaşıp söyleşmek, onlara kitap imzalamak, onların sevgi sözlerini işitmek bir yazarın alabileceği en büyük ödül, tadabileceği en eşsiz mutluluk olmalı… “Yurdu Teninde Duymak” derken de düşündüğüm böyle bir şeydir…

Sekiz yıla mahkûm olmuş yazarına kitap imzalatmak için sekiz yıl beklemeye hazır olan bir okur kitlesini hiçbir karanlık güç teslim alamaz…

Hindistan

Bu hafta Hindistan izlenimlerimi paylaşmak istedim sizlerle.

Hindistan’ı görmüş ya da bu ülkeyle özel olarak ilgilenmiş olanlar haklı olarak hangi Hindistan diye soracaklardır… 
2017 sayımına göre 1 milyar 324 milyon nüfusuyla Çin’den sonra dünyanın ikinci en kalabalık ve 3 milyon 287 bin 263 km2 yüzölçümüyle en büyük yüzölçümüne sahip sekizinci ülkesinin her yöresini gezip görmedikten, neredeyse insanlık tarihi kadar köklü ve eski tarihini okuyup öğrenmedikten sonra, sadece tek bir bölgesinde birkaç günlük bir seyahat sonrasında böyle bir ülke hakkında ne söylenebilir?


Sadece büyük ölçüde yüzeysel izlenimler… 


Benim şimdi söyleyeceklerim de ister istemez böyle olacak.
İlk kez 2012’de Hindistan’ın eyalet devletlerinden en güneydeki Kerela’nın başkenti Trivandrum’daki uluslararası Kritya Şiir Festivali’ne çağrılı olarak bu ülkeye gitmiştim. 


O günlerden en unutamayacağım izlenimim, Hint Okyanusu’nda yüzme deneyimimin, daha ilk adımımı attığımda herhalde bir alt dalganın attırdığı ters taklayla kendimi yine ayaklarım üzerinde aynı yerde bulmam üzerine başlamadan sona erişi oldu… Bu kez içimden ne kadar gelse de bu güvenilmez denize bir daha adım atmayı göze alamadım…


Bu yıl 8-13 Kasım günlerinde yine aynı Festival için, fakat şimdi onur konuğu olarak yine Kerela’daydım… Onur konukluğu da lafta değildi doğrusu… Çeşitli ülkelerden konuk şairlerin portrelerinin bulunduğu afişlerde benimki neredeyse iki katına yakın büyüklükte konulmuştu… Bundan biraz rahatsızlık duyduğumu da gizleyemem… Nitekim açılış ve kapanış törenlerinde yaptığım konuşmalarda, Cemal Süreya’nın “Bir mısra söylesek sanki her şey düzelecek” dizesini örnek vererek, tek bir dizeyle bile şair olunabileceğini, şairler arasında büyüklük küçüklük gibi ayrımlar olamayacağını, şiire emek veren herkesin eşit olarak sevgiye ve saygıya layık olduğunu içtenlikle anlattım ve sanıyorum etkili de oldu bu sözlerim…


Yine bu kez en unutulamayacak izlenimim, Devlet Hapishanesi’nde mahkûmlarla buluşmamız oldu… Ben başka arkadaşlardan farklı olarak, bizim burada da çoğu kez yaptığım gibi, sahneden izleyicilerin arasına inerek yaptım konuşmamı. Orada söylediklerim ise özetle, cezaevinde bedenlerimiz tutsak olsa da ruhlarımızı şiirle özgürleştirebileceğimiz ve bunu kendi deneyimlerimden bildiğimdi… Sonra “Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var”ı okudum… Konuşmalar İngilizce yapılıyor, Kerela’nın resmi dili olan Malayalam diline çevriliyordu… Şiirimin kuşkusuz yazıldığı dilde okuduğum her kıtasından sonra Malayalam diline yapılmış çevirisi okunuyordu… (Hindistan’da ulusal düzeyde resmi dil olarak Hintçe ve İngilizce kabul edilmiş. Bundan başka 22 eyalet dili ve bütün ülkede de 400’ü aşkın dil ve lehçe bulunuyor…)

Unutulamayacak bir başka ziyaret öksüzler yurdunaydı… Orada da yerde onlarla oturarak bütün ailesini 1915’te iç çatışmalarda yitirip ilk eğitimini öksüzler yurdunda almış bir babanın çocuğu olduğumu, bu babanın her biri yüksek meslek sahibi olmuş dört çocuk yetiştirdiğini anlattım… O esmer yüzlerde, dikkatle açılmış çocuk gözlerinde, gerçekten de Karabekir’in Erzurum’da açtığı yetimler yurdundaki çocuk babamı görür gibi oldum… 
Hapishanede ve öksüzler yurdundaki konuşmalarım medyada çokça yer tuttu… 
Hindistan izlenimlerime bir fırsatta yine döneceğim…

İttifak Zorunluluğu

Tarihler değişmezse yerel seçimler 2019 Martında, genel seçimler ve başkanlık seçimi aynı yılın Kasım ayında yapılacak.

Tarihler değişmezse… çünkü Türkiye’de her şey her an değişebilir.

Zaten asıl sorun da bu;Her şeyin her an değişebileceği bir ülkede yaşıyor olmamız.

Seçimlerde ittifaklar konusu da bu sorunla doğrudan ilgili.

Her şeyin her an değişebileceği, daha açık bir deyişle de keyfi bir yönetimin, tek adam diktasının daha da kalıcılık kazanarak devam edeceği bir Türkiye’de mi, parlamenter demokrasinin yeniden geçerlilik kazanacağı bir ülkede mi yaşamlarımızı sürdüreceğiz…

Seçimlerde ittifak konusu öncelikle bu soruna bakışımızla ilgili…

***

Birkaç zamandır yeni bir Tayyip Erdoğan imajıyla karşı karşıyayız.

İslamcı, ümmetçi, despot, demokrasi karşıtı, Amerika’nın Ortadoğu projesinin ürünü ve uygulayıcısı Erdoğan imajı, yerini giderek Amerika ve Batı emperyalizmi karşıtı, milliyetçi, Avrasyacı, yine de dediğim dedik olmakla birlikte milletin neredeyse bilge ve şefkatli babası görünümünde yeni bir Erdoğan imajına bırakıyor gibi…

Buna şimdilerde Atatürkçülük de eklendi eklenecek…

Henüz çok açık söylenmiyor olsa da, satır aralarında görülüp okunanlar bunlar…

AKP’lilerle Bahçeli MHP’si için bu konuda bir sorun yok.

Onlar Tayyip Erdoğan’ın ne olup ne olmadığını kuşkusuz bilmekteler ve oyları bellidir

Erdoğan’ı anti emperyalist, anti Amerikancı olarak cilalayanların yapacakları ise,tutarlı olacaklarsa, herhalde farklı olmayacaktır…

***

AKP ile Bahçeli MHP’si ve dışarıdan destekçileri dışında kalan partiler ve çevreler arasında seçimlerde ne gibi ittifaklar olasıdır, olabilir, olmalıdır…

Bunu belirleyecek olan da, bu parti ve çevrelerin bugünkü yönetime bakışlarındaki tutarlılık ya da tutarsızlıklardır…

Seçim parlamenter demokrasiyle tek adam diktası arasında olacağı için, burada tereddüde, ikircime yer yoktur.

Ya karşı ya yandaşsınız. Böyle bir konuda ortada olunamaz.

Fakat kararlı olmak da yeterli değildir. Aynı zamanda akıllı olunması gerekiyor.

Şu anda elinde iktidarı tutmakta olan siyasal erk, sonsuz maddi güce, devlet kaynaklarına ve sınırsız propaganda olanaklarına sahip.

Böyle bir güce karşı aynı olanaklara sahip olarak mücadele etmek ve kazanabilmek mümkün olmadığa göre, hem yerel seçimlerde hem sonrasındaki parlamento ve başkanlık seçimlerinde birlikte hareket etmeleri kaçınılmaz olan siyasal parti ve çevrelerin; bencillikten uzak, cesur, birleştirici, samimi adımlar atmaları gerekiyor.

Çok partili sisteme geçildiğinden bu yana alışık olduğumuz siyasal ağız dalaşlarının, kısır iddiaların, kof meydan okumaların,ölçüsüz suçlamaların çok ötesinde bir yerdeyiz.

Muhalefetteki siyasal partiler ve yöneticileri, çok ağır, çok büyük sorumluluk altındalar.

Geniş, güçlü, yapıcı,uzlaşıcı, birleştirici bakıp davranamayanlar, geri dönülmez felâketlerin sorumluları arasında yer alacaklardır.

***

Somuta indirgeyerek ve her türlü suçlamayı ve eleştiriyi göze alarak devam ediyorum:

CHP, İYİ Parti, HDP, Saadet Partisi, DSP,ÖDP, TKP, Birleşik Haziran Hareketi vb. arasında, halk oylamasında fiilen oluşan cephe korunmalı, güçlendirilmelidir.( İYİ Parti o sırada yoktu, fakat kurucuları ve seçmen potansiyeli hayır cephesinde yer almıştı.)

Bu gün ülkemiz için yaşamsal önemdeki 2019 seçimleri öncesinde, hiçbir anlamdaki ideolojik farklılığın, aidiyetin önemi yoktur.

Seçim çok açık olarak demokrasi ve dikta arasındadır ve demokrasi ancak bütün muhalefetin birlikte hareketiyle kazanılacaktır.

Adaylar hiçbir ideolojiyle övünmeksizin ve eleştiriden de çekinmeksizin , akılla, samimiyetle, öngörüyle ve açıkça görüşülüp konuşularak belirlenmeli ve öylece de elbirliğiyle savunulmalıdır…

Parlamenter demokrasi kazanırsa, ideolojik farklılıkları konuşup tartışmaya çok vaktimiz olacak…

Kaybederse, diktanın dikte edeceği dışında herhangi bir ideolojiyi değil örgütleme,
konuşup tartışma olanakları da sanırım bütünüyle yok olacaktır.

Ey!…

Yüksek tonda yazıp konuşmayı seviyoruz.

Sesimizi ne kadar yükseltirsek o kadar etkili olacağımızı düşünüyoruz.

Araya hakaretimsi sözler, ya da düpedüz hakaretler yerleştirdik mi, taşı tam gediğine oturttuğumuzu sanıyoruz.

Siyaset dilimiz hemen hemen bütünüyle böyle.

Bu yüksek sesle, hakaretler savurarak konuşma merakı Tayyip Erdoğan’la zirveye ulaştı.

Ağzını açtı mı biliyorsunuz ki bağıracak.

Arada bir yumuşak perdeye geçti mi bunun da yüksek tonlara hazırlık olduğunu anlıyorsunuz.

“Ey!..” retoriği kahramanlık edebiyatımızla başladı:

“Ey mavi göklerin kızıl ve beyaz süsü!..”

“Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker!”

Bu “ey”lerden günümüz siyasetinin ey bilmem kimlerine geldik…

Ve bu arada, Ey Amerika, ey Fransa, Ey Almanya vb…

Hadi bir ey de benden olsun, Mehmet Akif’e nazire olarak:

“Ey bu topraklar için toprağa düşen!..

Bir karış toprağın var mıydı yaşarken?”

Tabii burada ironi yapmış oluyoruz.

Günümüzde siyasetinin de, edebiyatının da , günlük yaşam kültürünün de epeyce uzak düştüğü bir zekâ ve üslup özelliği olarak…

***

Son birkaç haftadır dar bir çevrede de olsa alevlenmiş görünen Batı mı-Avrasya mı tartışmaları da bu üsluptan nasibini alıyor.

Bazı yazılarda yazılarımdan alıntı yapılarak ve adım anılarak, bazılarında ima edilerek tartışma taraflarından biri gibi gösterildiğim den, bir şeyler söylemem kaçınılmaz oldu.

Sadece ima edildiğim, ya da öyle sandığım yazılardan, ben de izninizle yazar adı vermeksizin söz edeceğim….

***

Çok değer verdiğim, öğretim üyesi bir yazar arkadaşım, “Medeni Dünya Yanılsaması” başlıklı yazısında , özetle, benim aydınlanma değerleri dediğim Batı değerlerini savunanların “ Dünyaya bir önceki yüzyılı, yani ulusal kurtuluş ve sosyalizm çağını pas geçerek baktıklarını” söylüyor.

“Varlığı, yaşamın anlamını” bu değerlerde bulduklarını ileri sürüyor.

Bunların “anavatanda”(yani bu ülkelerin kendilerinde de) terk edildiğini, aslolanın Batılı gibi yaşamak değil haysiyet ve şerefi ile yaşamak olduğunu söyleyerek kendisi gibi düşünmeyenleri dolaylı yoldan da olsa haysiyetsiz ve şerefsiz olmakla suçluyor.

Türkiyeci olmak bu kadar mı zor diye soruyor…

Aynı yazar, üstelik sahibin sesi medyada övgüyle söz edilen “Batıcı Olmak” başlıklı bir başka yazısında, böylelerini “Erdoğan diktatörlüğü ve iktidara muhalefet” mazereti arkasında “emperyalizm gönüllüsü” diye adlandırıyor.

Entelektüel birikiminden kuşku duyulamayacak bir başka yazar ve siyasetçi arkadaş, Türkiye’nin Batı Asya ve Avrasya’daki konumuna yerleştiğini… bu gün icatların,ufukları aydınlatan kültür ve sanatın, özgürlüklerin Asya’da” olduğunu ileri sürerek farklı düşünenleri “…tek dişi kalmış medeniyetin kapı kulları” diye adlandırıyor…

Yüksek dozda heyecan ve ağır suçlamaların bence doğrularını da gölgelediği bu görüşler üzerine düşündüklerim özetle şöyle:

Ulusal kurtuluş ve sosyalizm değerlerinin temellerinde de aydınlanma değerleri vardır.

Bu değerler AB’ye, hele NATO’ya hiç indirgenemez… Anavatanlarında terk edilmiş olmaları değerlerini eksiltmez, önemlerini azaltmaz. Kaldı ki insan hakları evrensel bildirgesinde sıralanan bu temel ilkelerin en örgütlü olduğu, içselleştirildiği toplumlar yine de Batı toplumlarıdır. Mustafa Kemal’in, dolayısıyla cumhuriyetimizin, ideolojisi (tıpkı ulusal kurtuluş, anti emperyalizm, bilimsel sosyalizm gibi evrensel nitelikteki) bu değerlerle yoğrulmuştur. Onlardan sapış, onları küçümseyiş, yok oluş demektir… Türkiye Batı’dan kopmaksızın bütün dünya ile iyi ilişki içinde olabilecek yetenektedir. Gerçek Türkiyecilik bunu bilmek, bunun için çalışmaktır…

***

“Diktaya ve iktidara muhalefet mazereti”ne gelince…
Bu bir mazeret değil,en yakıcı sorunumuzdur.
Bu günkü iktidarın siyaseti Türkiye koşullarındaki Humeyniciliktir…
Koşullar oluştuğunda daha da kötü olacaktır…
Küçümsemeye kalkmak ölüme çağrı çıkarmaktır.
Bu tartışmayı sürdürelim…
Fakat lütfen hakaretsiz, suçlamasız…

Kör Döğüşü, Sağır Diyaloğu

Görme ya da işitme özürlü okurlarım beni bağışlasın. Sözüm onlara değil kuşkusuz. Fakat şimdi yazacaklarıma daha iyi başlık olabilecek başka bir deyim bulamadım.

Bu köşede yayınlanan “Meral Akşener Gerçeği” ve “Meral Akşener’i Desteklemek” başlıklı yazılarıma gelen tepkilerden söz edeceğimi anlamışsınızdır.

***

Tepkiler birkaç koldan, farklı , kimi kez karşıt çevrelerden geldi, gelmekte ve sanırım gelmeye de devam edecektir.

Çünkü konu ilginç, güncel, önemli…

Sosyal medya üzerinden gelen olumsuz tepkilerin çoğu hakaret ve sövgüydü.

Kimisine üzüldüm, kimisine güldüm geçtim, kimisini ise ne yazık ki onların sözcükleriyle yanıtlamak zorunda kaldım. Örneğin, yüzüme tükürmek gerektiğini söyleyen birini, yüz binlerce okurum onun yüzüne tükürmek için kuyruğa girerlerse güç durumda kalacağı konusunda uyardım.

Bir başkası, bana sayın Akşener’in yardımcılığını yakıştırdı. Bir sürü başkası bu zırvayı papağan gibi tekrarlayıp durdu. Kurulacak partinin kurucuları arasında yer alacağım gibi hayal ürünü bile olamayacak söylentiler yayıldı.Buna benzer zekâ geriliği ve kara yüreklilik örnekleri üzerinde durmaya pek de gerek yok.
Bu türden tepkilerin genellikle kendini “sol”da sayan , HDP sempatizanı, bir zamanların “yetmez ama evet”ci takımından geldiğini tahmin ediyorum.

HDP konusundaki yazılarımı anlamamışlardı. Aynı dar görüşlülüğü bu sefer de gösterdiler. Ağzını bozmadan konuşanlara diyeceğim olamaz. Her zaman tartışabiliriz. Sövüp sayanların ise ne solculuklarına, ne bilmem neciliklerine saygı duymam herhalde söz konusu olamaz.

***

Derken sahibinin sesi medyanın kaptan köşkünden sesler yükseldi. Okumuş bir cahil bana şiir çevirisi dersi vermeye kalktı. Zahmet eder ve derslerimden birini izlemeye gelirse hem nasıl zırvaladığını anlar, hem de bir şeyler öğrenir.Sözünü ettiği şiirin orijinalinde geçen (day bog)” deyiminin anlamı “İnşallah”tır. Çeviride inşallah yerine dilerim demenin, Allah sözcüğünü kullanmak istemeyişle uzak yakın ilgisi yoktur

Bir başka sahibinin sesi, “Ataol Behramoğlu’nu elimizden Erdoğan bile kurtaramaz” diye yazdı… Ne demek istediğini anlayan varsa beri gelsin…
Şimdi bunları yazarken, bütün bu ve benzer saçmalıklar üzerinde durmanın pek de gereği ve anlamı olmadığını görüyorum…

Kötü niyetle beslenmiş dar kafalılık ya yine bildiğini okuyacak,ya da sahibine yaranmak için bile bile yalan söyleyecek, ucuz kahramanlık taslayacaktır.

***

Düzeyli eleştirilere ya da tartışma konularından bazılarına gelince…

Sadık Albayrak arkadaşım haklı olarak kurtuluşun sağda değil solda olduğunu söylüyor. Aydınların bir arada olacağı yeni oluşumlardan söz ediyor. Bu dileklere kimse hayır demez. Fakat günümüz gerçekliğinde, hadi ütopya demeyeyim, bir dilek olarak kalıyor bu. Yapılması gereken ise, elde olanların en büyük birlikteliğiyle önümüzdeki seçimlere hazırlanmak.

Bu arada sevgili okurlarımdan da ölçü dışına çıkmayan eleştiriler geldi. Hepsinin başımın üstünde yeri vardır. Fakat korkarım genellikle düşülen hata, ülkenin nasıl bir tehlike karşısında bulunduğunun yeterince açıklıkla görülemeyişinden ve yapılması gerekenin tam olarak bilinemeyişinden geliyor.

***

Bir kez daha, altını çizerek ve daha da açarak tekrar ediyorum. Akşener hareketinin şu andaki siyasal iktidardan farklı olarak dışarıda planlanmadığını, tam tersine, ülkemizin iç dinamiğinin sonucu olarak doğmuş ve gelişmekte olduğunu düşünüyorum. Solda, sağda, ortada, despotizme tam olarak gidişi durdurmak isteyen herkesi bu konuda düşünmeye; uyanık, dikkatli, özenli olmaya çağırıyorum.

Erdal Atabek, başkaca yazar arkadaşlarım ve okurlarım, düşünsel destekleriyle konunun önemini vurguladılar.

Bu iki yazımla dolaylı ya da dolaysız ilgili, özellikle de Batıcılık konusunun tartışıldığı yazı ve görüşlere ilişkin düşüncelerimi önümüzdeki haftaya bırakıyorum…